..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: venüs1905
Eser Sıra Numarası: 180216eser74



                                              DİKTE AYANI, SÖYLE PİNHANI

            Sualler ve onları yanına çeken acılar. Rüyalara düşen damlalar ya da yastığın yüzünü ıslatanlar… Aynı vakayı birden çok kez yaşayıp hep aynı yanlışa sarılmak… Aysar insanlar ve ayı hiç göremeyen insanlar.
            Ne kadar zıtlık görürse görsün hep tezata kucak açan merhametler…
            Ellerinde kalan tek şey umudu olan yoksullar…
            Gönlünün kapısını ardına kadar açık bırakan kızlar, onlara tebessüm armağan eden erkekler…
            Ve kafasının içini okyanus gören soru işaretlerine balık diyen kişiler, onlardan hiç kurtulamadı.
            Hiç aradıklarını bulamadı.
            Neyi arıyorlardı?
            Cevabı…Ya da cevapları...
            Milyarlarca kelime… Onlarca paragraf…
            Net, seri… Veya sakin, muamma…
            Varoluş yapısının iskeleti…
            Soruların altına dizili her bir mısra...
            Boğulduğu deniz...
            Peki ya cevaplar en çok ne zaman aranırdı? Erkekler ağlar, kızlar kapıyı kitlerdi? Yoksullara Tanrı yardım ederdi? Ne zaman merhametleri biterdi? Ayın değiştirdiği insan ve hiç tanımayan bir insan nasıl denkti? Acıyı tanıyanlar nasıl delirmezdi?
            Bir insan en çok ne zaman boğulurdu? Ne zaman mısralar, paragraflar, kelimeler anlamsızca dizilirdi? En önemlisi ne zaman okyanus duygulanıp içindeki her soruyu öldürmek isterdi?
            Art arda zihnine duvar ören sorular artık katlar çıkmaya başladığı zamanlarda kucağına düşen ilk soru; ben kimim?
            İnsanın doğduğu andan itibaren önüne dizilen gerçekleri görmeye başladığında cevap aramalarına misafir ettiği heceler tohum olup beynine, toprağına yerleşirdi. Zihninde filizlenen cümleleri karşısına dizip yer değiştirirdi. Bu cevaplar arkasına taktığı binlerce soruyu ortaya saçardı.
            Liste uzun uzun sıralanırken ardında açık bıraktığı kapılardan dökülen yanıtlar bileklerine yapışıyordu insanın.
            Dini inançları, siyasi görüşü, emekleri, sevdikleri ile şekillenen yanıtların her biri tek tek cevaplarına kavuşana kadar benliğine alışamıyordu. Aynada kıvrılan dudakları, aklındaki temaları kırıyordu.
            Korkularım neler? Onlarla yüzleşebilir miyim?
            Korkuları, yapamadıklarıydı insanın. Yapmaktan kaçtıklarıydı. Ya da elinden çeken karanlıklardı. Geceleri rüyalarına konuk ettiği oyunlardı. Yüzleşebilmek için üstüne yürümekten ziyade yanından geçebilmekti gereken. Rüyalarında konuk ettiğinde gözlerinden düşen yaş değil o yaşı gizlice silebilmendi.
            Kötü müyüm? Ya da kötülüğe ne kadar tanık oluyorum?
            Kötü ile iyiyi ayırt edebildiğindeki adımları, insanı geleceğe iterdi. Bazı tercihler, diğer tercihleri silerdi. Bazı seçenekler diğerini yok sayardı ve her insan farklı şeritte ilerlerdi. İstekler seni olmak istediğin kişiliğe sokardı. İzlemek istediğin her durumu yakına getirir, gözlerini kapatmak istediğinde inen perdeyi sen geri gözlerini açana kadar kaldırmazdı.
            Dünyanın eşitsizliğinden sorumlu muyum?
            Dünya, içindekileri hapsettiği derin maviliğin üstünden asırlar geçmesine rağmen kirliliğini hep aynı tutar. Değişen tek şey insanlar. Değişmeyen şey ise değişimin kendisi. Gülüşünün bedeli yine gülüşü olan insanlarla kahkahasını kapatan insanlar hep aynı kefeye konulurdu. Siyah ve beyaz eşit sayılırdı. Gri her tonuna aynı muameleyi gösterirdi. Güneş her gün doğudan doğardı. Anneler her çocuğuna aynı şefkati verirdi. Ancak dünya hep ayırırdı. Grinin en koyusunu siyah ilan eder, güneşin doğuşunu izleyen gözü kapatırdı.
            Başarı ne? Başarılı mıyım? Bunu nasıl anlarım?
            Hedeflerin oluştuğu basamakların sonuydu başarı. Son merdiven basamağına adım  atan izlerdi. Yolda düşülen yer; dinlenilen durak; çıkılan mertebeydi. Gerçekleştirildiğinde gökkuşağından bir renk silinir ve avucunuza yerleşirdi. O ışık ve renk asla sizden ayrılmazsa hep aynı başarı avuçlarınızda yanı başınızdaydı. Kalbinizde, beyninizde ve size hükmeden her yerde.
            Sınırlarım neler?
            Aslında ilk soru; sınır neydi? Son. Uç.
            Uçlarınıza konan kuşun sarstığı düşüncelerinizin etrafa saçılması da sınırlar mıydı? Peki, toplamaya çalışmak neydi? Sınırları belirlemekti.
            Her düzen kaybolduğunda, acı insanı büyüttüğünde aşılmaz duvarlara çarpmayı durdurmalıydı insan. Çıkmaz sokağa girdiğinde yolunun açılmayacağını bilmeliydi ya da. Kaçtığı her şeyin bir gün ona ulaşacağını, sevmediği her insanın onda  iz bırakacağını, okuduğu her kitabın düşüncelerine dokunacağını dokumalıydı sınırlarına.
            Acı sahiden çok can yakar mıydı?
            Cennetin elinden kayıp Havva’nın kucağına düşen yasak meyve gibiydi acı.
            Ya da kadınlığı yücelten ilk varlığın anlaşamadığı Adem’di.
            Sevdiği adam uğruna canını feda eden ve efsaneleşen Şahmeran’dı.
            Rengi, kayıp; hevesleri, kursak; gülüşleri, kırmızıydı.

            İlk kaybım kim olacak?
            Benliğin. Avuçlarından ilk kayıp giden su damlalarının izlediği şeritte kim kayarsa kaysın; önce benliğinin kaybına kendini hazırladığın taraftır. Üstüne çivi çakmaya kıyamadığın duvarların gün gelip tek tek üstüne yıkılmasıydı ilk kaybın. Güvenin, sadakatin, baharların, en çokta kendin.
            10 yıl sonra nasıl bir hayat yaşıyor olacaksın?
            Her zerresi meçhulken oldurmaya çalıştığın hayallerinle birbirinize sarıldığınız insan olacaksın. Anıların zemheriye karışan yüzü; geleceğin çöllerdeki seraplara dönüşüdür. Koşmadan hızlanmanın; bilmeden cevaplamanın; yaşamadan ölmenin gerçek tarafını kızıl gölgelerle hapis eden yüktür istikbal.
            Yapılması gerekenlerden yapılabilecek olan nelerdir? Yapılabilecek olanlardan senin yapabileceklerin neler? Sen ne yapıyorsun?
            Aslanın pençelerini geçirdiği, boynunu yırttığı, metrelerce sürüklediği avının ölmesi; yapılması gerekendi. Aslanın yapması gerekenler onu zevkle yemekti. Ben ise geleceğin bileğime geçirdiği kelepçeyle izlediğim vahşete kan ağlıyor olmalıydım. Ancak insan buna kafa çevirdi. İzlemeyi reddetti. Görmemeyi tercih etti. Yapılanı, yapılacakla çarptı ve bir odaya kilitledi. Ne yaptığını düşündükçe de avuçlarını ağzına bastırdı. Sustu.
            Ne için minnettarım?
            Gözlerinin içinde yeşeren tüm duyguların parçalara ayrılmasına... Ellerini gökyüzüne tekrar tekrar açmaya. Gözlerini kapatıp ruh hissetmeye. Ve bunların hepsinin, ensende büyüyen tohumların gölgesine. Seni gücünde boğulmaya terk etmedikleri için.
            Tüm olanların sonucu hangi sonuca varacak?
            Bir sona, uçuruma, düşüşe... Varılan noktanın neticesine... Hüzne, sevince belki kedere... Ancak her zaman bir neticeye…
            Koşup yorulduğunda, düşüp incindiğinde, ağlayıp gizlice gözyaşını sildiğinde dahi tek tek yazılan sayfaların üstüne dökülen kahvenin izleri hep sırtında kalacaktı. Renklerin birbiriyle anlaşıp oturduğu, insanların yan yana mutlu hissettiği her günün canlı anısına dair tekrar düşünülen sorular tükenirdi. Kitabın elinden kayıp zeminde bıraktığı tok sesin arkasındaki şaşkınlığın nidası kalacaktı hep. Gerçeğe düşen gölge duracaktı hep en tepede.
Nehirlerin coşkuyla aktığına şahit olacaktı hep köprüler.
Kadın hep güçle yerinde doğrulacaktı. Erkek hep şiir yazacaktı.
Her biri bir suale yanıt, bir aşka yol, bir yanlışa doğru çizecekti.
Çünkü kahkaha atan kadının genzindeki acı hüzündü gerçeklik. Çelik gibi bakan gözlerin ardındaki küçük korkuydu hakikat. Geniş yatakların soğuk taraflarına vuran ateşti tezatlık.
            Ve cevabın kelime anlamıydı, yanıt.
            Her romanın son kelimesi, her şiirin son mısrası, her insanın son isteği gibi.
            Hep boğazda ufak düğümle kalan. Yutkunsa da onu bırakmayacak olan.