..




“Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.”


Yazar Rumuzu: umut2809
Eser Sıra Numarası: 180215eser05




                                                                    Başkaldırı 

     “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”[1]

Albert Camus, “Sisifos Söyleni” kitabına bu unutulmaz cümle ile başlar. Elime aldığım ilk andan itibaren beni düşünsel bir yolculuğa çıkaracağını bildiğim bu kitap, daha ilk cümlesinden uzun zamandır aklımın arka planında var olan bu problemi karşıma çıkardı. Sabah gün bile doğmadan uyanırken, gün içinde benden beklenenleri yerine getirmek için canımı dişime takarken ve gece yatağıma girerken aslında hep orada cevaplanması gereken bir soru olduğunu görmezden gelerek yaşıyordum. Bu kaygım, cevabı bilmemekten ve bir o kadar da bulamamak korkusundan kaynaklanıyordu. Ancak Sisifos Söyleni’ni okumaya başladığımda daha fazla kaçamayacağımı fark ettim. Sonucu ne olursa olsun, felsefenin en önemli sorusunu ben de kendime sormak ve kendimce cevaplamaya çalışmak zorundaydım: Yaşam, yaşanmaya değer mi?

   Sisifos Söyleni’ne ismini veren denemede Albert Camus, Yunan mitolojisinin en önemli karakterlerinden biri olan Sisifos’u anlatır. Kurnazlığı ve düzenbazlığı ile ünlü olan Sisifos, düzenbazlıklarının bir sonucu olarak tanrılar tarafından yararsız ve umutsuz bir çabaya mahkûm edilir. Sisifos’un tek görevi büyük bir kayayı tepeye kadar çıkarmaktır. Kaya, tepeye her ulaştığında ağırlığıyla yeniden düştüğü için Sisifos’un görevi sonsuza kadar sürecektir. Sisifos, hayatının her günü önceden belirlenmiş bir düzenin içinde mekik dokur, ta ki yaptığının anlamını sorgulayana kadar. Bu öyle bir sorgulamadır ki bir kere eşiğine adım atıldığında insanın eski uykusuna bir daha dönemeyeceği bir uyanıştır. Hayatın dönüm noktalarından biridir bu farkındalık anı ve insanın yaşama devam edip etmeyeceğine karar verdiği noktadır zaman çizgisinde. Kaderle yüzleşme zamanıdır. İnsan ya ölmeyi ya da iyileşmeyi seçecektir.

    Hayatın buyurduklarını yapma ve acı çekme alışkanlığındaki anlamsızlığı görmek, buna rağmen yaşamaya devam etmek, insanlık tarihindeki en büyük başkaldırıdır; intihar değil. İntihar etmek, yani yaşamın yaşanmaya değmez olduğuna inanmak, kabullenmenin en üst düzeyidir. Bütün yaşam çabalarının boş çıkacağına, hayatın insanı aştığına olan inançtır. İntihar eden insan, yaşam düzeninin vazgeçilmez parçasıdır. Düzene uymayanların kendi canlarını alması, boş çabalar üstüne kurulan hayat oyununun doğal seçilimidir. Oysaki hayat, zaten anlamsızdır. Olmuş, olan ve olacak her olay arasında bağlantı kurmak, evren ve doğayı “insan” kemeriyle sıkmaktan başka bir şey değildir. Böyle bir dünyada gerçek bilginin ve anlamın imkânsızlığı insanı nokta koymaya itse de; insan, duyumladıklarından ve deneyimlediklerinden yola çıkarak yaşamın kendisinden esirgediği anlamı yaşama verebilir. Böylece insan, anlamsız hayat düzeninin bir parçası olmayı reddeder ve yaşamın anlamsızlığına başkaldırmış olur. O zaman intihar, yaşamın anlamsızlığından değil; yaşama anlam yükleyememe başarısızlığından kaynaklanır. Olagelen dünya düzeni, insanı intiharın bu anlamsızlık karşısında başvurulacak tek ve son çare olduğuna inandırsa da aslında hayatın anlamsızlığını gören bir insan -ki bu noktada insan artık “birey” olur- iki seçeneğe sahiptir: intihar ya da iyileşme. İkisinin arasındaki fark, insanlara gösterildiğinin aksine daha belirgindir. İntihar, insanın yabancılaştığını hissettiği ve tiksindiği düzenin içine hapsolması ve kısır döngülerle beslenen anlamsız hayatın gübresi olmasıdır. İyileşmek ise insanın geçmiş düzene geri dönmemeyi seçmemesi ve eski haline yabancılaşmasıdır. İyileşen insan hayata anlam yükleyebilir. Sisifos, işte bu ikinci seçeneği tercih eder. Kayasını ve kayasıyla gelen kaderini öyle sever ki kaya adeta onun bir parçası haline gelir. Yaşamı anlamlandırabilmek, belki de tüm yaşamı “insan” kemeriyle sıkmaktır. Hayatın anlamsız hırıltılarını birleştirerek bir ezgi yaratmaktır. Yaşamı bir insanmış gibi görmek, onu insanlaştırmaktır. Her nasıl olursa olsun; insan ölmek için değil, yaşamak için bir neden bulmuşsa –iyileşmişse- en doğru yol odur.

    Ancak insan; ne kadar iyileşirse iyileşsin bir yanı hep eksik, bir yanı hep kırık kalır. Bazı anlar, öyle acı dolu anlar gelir ki en iyileşmiş insan bile eski sorgulamalarına nüksedeceğini, daha fazla devam edemeyeceğini düşünür. İşte tam bu noktada geleceğe güven duyma hastalığı, kişinin anlamlandırma sürecinin iyileşme anından sonra sekteye uğramaması için devreye girer. Evet, umut bir hastalıktır. Yaşam çoğu zaman umutları boşa çıkarır ama zaman doğrusunda bir noktadan diğerine gitme araçlarından yalnızca birisidir umut, amaç değildir. İnsan; umutları her yıkıldığında tırnaklarıyla kazıyarak tekrardan inşa etmeseydi hayatını, tam anlamıyla başkaldırmış olabilir miydi? Sisifos; kayası her düştüğünde onu tekrar çıkarmasaydı dağa, kaybetseydi umudunu, kendi küçük başkaldırısının ana kahramanı olabilir miydi? Hayat; boş ellerle insanın karşısında durduğunda bile o ellerde hayatı anlamlandırmaya yetecek kadar umut görmek, işte asıl önemli olandır. Eğer yaşam kendiliğinden anlamlı olsaydı, her şey insanın eline hazırdan verilseydi, insan zayıf olurdu. Birey olmak için girilen anlamlandırma savaşında çekilen acılar ve sonrasında taşınan ağırlıklar insanı güçlü yapar, hatta mutlu bile yaptığı söylenebilir. Camus, Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerektiğini söylediğinde bunu kast eder.[2] Anlamlandırma yoluyla kaderini “kendisinin” yapabilen insanın eksik ve kırık yanları, anlamlandırma savaşında aldığı yaralardır, hepsi galibiyeti hatırlatır. Dolayısıyla bu eksikliklerle yaşamak, onlara rağmen bir umutla yaşama tutunmak; insanı güçlü kılar. 

    Yaşam, dayatılmış bir dizi anlamsızlıktır; daha fazlası değil. Anlamsızlıklar içinde yaşamayı tercih etmek bir boyun eğiş değil, bir başkaldırıdır hayata. Hayat, sonu belli olan bir yolculuktur ve bu yolculukta hayatta kalmak için anlamdan yoksun olduğunu adımız gibi bildiğimiz hayata anlam yüklemek, önümüze çıkan her engele rağmen umut etmeye devam etmek zorundayız. Yaşama nedeni bulmamız ve içimizdeki güce ulaşmamız için Sisifos gibi ağır bir yüke ihtiyacımız varsa, varsın öyle olsun. Albert Camus‘nün de dediği gibi: “Kişi yükünü eninde sonunda bulur.” [3]



[1] Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, İstanbul 2016. s. 21
[2] Age, sf. 141.
[3] Age, sf. 141,


önceki eser / sonraki eser