..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: üçüncü göz3208
Eser Sıra Numarası: 180215eser09



                                  MEZOPOTAMYA: LABİRENTİN ÇIKIŞ NOKTASI

      Kitap okuma oranının oldukça düşük olduğu ülkemizde sanatın her dalı bu ilgisizlikten payını almaktadır. Kitap okuma oranıyla neredeyse boy ölçüşebilecek bir durumda olan tiyatro da son zamanlarda ülkemizde hak ettiği değeri bulamayan sanatlardan birisi. Gelgelelim sinema, bu konuda diğer sanat türlerine oranla daha fazla kitleye sahiptir.
                 
 Kitlesi daha geniş olan sinemada düşülen en büyük yanlışlıklardan birisi kuşkusuz, kitapların sinemaya aktarılmasıdır. Ne vakit bir kitabın sinemaya uyarlandığını görsem gökyüzünden bir yıldızın daha eksildiği hissine kapılırım. Akreple yelkovanın birbirini kovaladığı bir saatin pillerinin çıkarılması, gazetenin sadece spor ya da magazin bölümlerinin okunması ya da İstanbul’u sadece görünenleriyle yargılamak… Bırakın yıldızlar gökyüzünde ışıldayıp yeryüzünü aydınlatsın.
                  
Kitaplara olan ilginin sinemaya olandan daha az olması, bazı senarist ve yönetmenlerimizin duygu ve düşüncelerini insanlara aktarma aracı olarak sinemayı seçmesine neden olmuştur. Günümüzde bunu başarıyla sergileyen senaristlerimiz azımsanmayacak durumda. Bu alanda, nedeni çok da açık olmak üzere, karşımıza çıkan sanatçılarımız, Anadolu’nun Mezopotamya sularını içmiş, kültürünü tatmış, toprağını özümsemiş insanlar olduğu görülüyor. Yılmaz Erdoğan, Mahsun kırmızıgül, Sermiyan Midyat… Son zamanların en dikkat çeken filmlerinden biri olan ‘’Hükümet Kadın’’ adlı filmde Sermiyan Midyat’ın kendi adıyla dalga geçtiğini görmüştüm. İnsan adıyla bile dalga geçebiliyor ve Anadolu’da çocuklara isimlerin hiç düşünülmeden verilmesini kahkahalarla eleştirebiliyorsa, gülmenin koca bir eylem olduğu gerçeği zihinlerde büyük puntolarla yer almaya devam ediyor demektir.
                   
Gerek dünya sinemasında gerekse Türk sinemasının karelerinde adalet temini anlatan onlarca sahne canlandırabilirsiniz gözünüzde. Adalet konusundaki tüm hükümlerin kitaplarda yahut yasalarda yer aldığını düşünebilirsiniz. Oysa ben, çocukluğumdan beri adaletin sadece kitaplarda ya da yasalarda yazılı olan cümleler etrafında şekillendiğine bir türlü inandıramadım kendimi. Bu adalet labirentinin çıkış noktasını arayıp durduğum, yer yer yorulduğum ama ümidimi hiç yitirmediğim nice zamanım oldu. Bir üniversitenin hukuk fakültesi amfilerinde yankılanan seslere kulak vermeliyim artık dediğim anda imdadıma, yine aynı filmin bir başka karesi koştu. Oğlunu tam da hukuk fakültesine göndermek için hazırlık yapan bir babanın yasaklı kitaplar nedeniyle jandarmalar tarafından tutuklandığı sırada oğluna sarf ettiği sözler, labirentimin duvarlarını yıkmaya yetmişti.
                  
 ‘’Sen doğmadan bu dünya vardı. Biri Müslüman, biri Hristiyan; biri siyah, biri beyaz. Tüm çocuklar aynı bahçede oynuyorlardı. Artık suç da belliydi cezası da belli. Senden önce her şeyi düşünmüşler, sen doğunca da bu dünya budur böyle yaşanacak demişler. O dünyanın hudutlarına kendini teslim etme. Sen bir daha bir daha söyle kendi sözlerini. Adalet, sadece kitaplarda yazmaz. Aklın, kalbin hep adil olsun ve bunları yaparken daima yüreğine, vicdanına kulak ver.’’    

önceki eser / sonraki eser