..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: ıssız6161
Eser Sıra Numarası: 180217eser26

                                                            ARAYIŞIN BÜYÜSÜ


          Kuşkusuz insan yaşlandığı zaman önünde sadece ölüm vardır ama gençse önünde kocaman bir yaşam vardır. Bunlardan hangisinin endişe verici olduğu bir bütün olarak bakıldığında yaşamın önümüzde uzamasındansa gerimizde kalmasının daha iyi olup olmadığı şüphelidir. 
 
Gençliğin önündeki yaşam acılıdır, zahmetlidir ve kısır döngülerle iç içedir. Oysaki benim düşlediğim yaşam kısır döngülerin eseri olmamalıydı. Gerçekliğine inanabileceğim, korkularımla ve kendimle savaşabileceğim bir er meydanı olmalıydı ama yaşam benliği önemsemiyordu. Herkese aynı öğretiler daha doğrusu toplumsal öğretiler sunuyordu. Herkesin yapabileceği bir ‘’iş’’ vardı ama kendi seçebileceği, tanımlayabileceği ve kendince bütünleşebileceği bir iş verilmemişti. Yeni arzular edinmek, şehvetler yaratmak ve yaşamdan daha fazlasını ummak insanlığın gözünde yanlıştı. Belki de dünya benim gibilerine ihtiyaç duymuyordu, kendilerine yuva vermiyor, önlerine daha sıra dışı öğretiler sunmuyorsa benim gibiler içten içe yabancılaşıyordu. Artık bundan doğacak her olayın sorumlusu dünyaydı. Dünya beni kendime bağışlamıştı. 

Geriye yapılabilecek tek bir şey kalmıştı, kendimi aramalıydım, gezgin olmalıydım, kendime özgü bir yol bulmalıydım ve en önemlisi sabırlı olmalıydım. Bu yolun beni nereye sürükleyeceğine aldırmamalıydım. Önümde upuzun bir yol vardı. Neden mi? Çünkü bu dünyada kendim kadar az bildiğim başka hiçbir şey yoktu. İnsanlar bu belirsiz rotama kafayı takmışlardı. Küçüklüğümden beri sık sık geleceğim hakkındaki hayallerim başkalarınca kurgulanmıştı. Kimi zaman doktor kimi zaman müzisyen kimi zaman ise farklı kişiliklere yakıştırılmıştım. Bunlar benim için önemsizdi. Ben şarkı söylemek, enstrüman çalmak, insanları tedavi etmek ve bunlara benzer eylemlerde bulunmak için gelmemiştim dünyaya. Bunların hepsi arada bir baş gösterip, ikinci planda kalan şeylerdi aslında ama insanlar benim gibi düşünmüyorlardı. 

Beni asıl arayışa iten şey de buydu: Küçüklüğümden beri yalnız olacağımı anlamamdı. Her şey sahte, her şey renksiz, her şey benzer gelmişti gözüme. Ben farklıydım, farklı olmalıydım. Herkes suyun içerisindeydi, suyun içerisinde tek susayan ise bendim. Gerçekten arayan biri, gerçekten bulmayı isteyen biri hiçbir öğretiyi benimseyemezdi. Ancak aradığını bir kere bulmuş olan da hangi öğreti, hangi amaç olursa olsun hiçbirinden onayını esirgeyemezdi. Kendimi kendime layık buluna kadar aramalıydım. Mutluluğu yakalamaya, huzuru bulmaya ve kendimi sıra dışı buluna kadar çabalamalıydım. Bu durumdaki bir insan insanlığın gözünde yalnız, hastalıklı, hayalperest ve tatminsiz olarak görünürdü. Evet, belki de tatmin duygusuna sahip değildim. Bunun neresi yanlıştı ki? İnsanlar beni sırf fazlasını istediğim için yargılayamazlardı.
  
Doğada sahip olduklarıyla yetinmeyen, var olan her şeye sahip olmak ve hükmetmek isteyen- ne yazık ki özünde de bunu barındıran-tek varlık insandı. Beni bunu yapmaya zorlayan zaten insanlıktı. İnsan dışındaki tüm canlılar doğayla iç içe olmayı tercih etmişlerdi. Ben de insanlığın doğayla iç içe olmasını istiyordum, kendilerine özgü yazgılarını ele geçirmelerini, bu yazgıyı tümüyle ve kesintisiz olarak sonuna dek yaşamalarını istiyordum.
 
İstemek özgürleştirirdi. Çünkü istemek keşfetmekti ve sadece keşfetmek için öğrenmeliydik. İnsan aşılması gereken bir şeydi ve bu gerekliliği yerine getirmeliydim. Kendime her baktığımda kendimi yeniden adlandırmalıydım ve en sonunda ise gerçekliğime kavuşmalıydı. Biliyordum bu gerçekliğe bürünme meselesi pek kolay değildi fakat bazı durumlarda gerçekliğe ulaşmak için gerçeklikten kopmak gerekirdi.
Bulunduğum durum ise beni içten içe kemiriyordu. Düşünüyordum ama düşüncelerim bir sonuca varıp herhangi bir eyleme dönüşmüyordu. Oysaki içimde bulunan bu düşüncelerin neden özgür kalmalarına izin vermiyordum? Neden acı çekmeye devam ediyordum? Neden yol göstericilere ihtiyaç duyuyordum? Tek yapmam gerekenin kendimi kendime bağışlamak olduğunu bildiğim halde neden ortak öğretilere boyun eğiyordum? Aslında bakarsanız ben her şeye boyun eğdirebilirdim, farklılığımı çekinmeden ilan edebilirdim, eğer kendime boyun eğdirebilirsem her şeyi başarabilirdim. 

Kararımı vermiştim. Barış zamanı artık sona ermişti. Kendim uğruna savaş vermeliydim, kendime yenilsem bile cesaret ve dürüstlüğüm zafer çığlıkları atmalıydı. Gerek duymadığım birçok dünyevi zevkleri vardı bu zevklerin yüce savaşıma mâni olmasına izin vermemeliydim. Aklımı fazladan kurcalayan yalanlara, süslü ve göze hoş görünen tuzaklara ve içten gelmeyen duygulara kanmamalıydım. Biliyordum önümde birçok seçenek vardı. Asıl önemli olan seçeneklerin doğruluğu veya yanlışlığı değildi. Asıl önemli olan hangi seçeneklerle ilgilendiğimdi. Bir noktadan sonra vazgeçmek olanaksızdı. Benim erişmeye yaklaştığım nokta da orasıydı. Kendimle olan savaşım beni öldürebilirdi. Ben ölümlüydüm aslında tüm nesneler ölümlüydü. Ben ölürsem yerine başka bir ben gelirdi. Yeni bir acı, yeni bir arayış yeniden doğardı. Ama bugün gençtim, henüz bir çocuktum ve yüreğim heyecanla dolup taşıyordu.

İçimdeki acıdan kurtulmalı mıydım? Yoksa beni ben yapan şey bu acı mıydı?