..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: spaceodyssey2001
Eser Sıra Numarası: 180216eser11



                                                       Soluk Mavi Nokta

      Her gece yatağımıza uzanıp gözlerimizi kapattığımızda oluşan karanlığı bir düşünün. Düşünün uyumak üzere olduğumuz o kısacık sürede aklımızdan  o kadar çabuk o kadar karışık neler geçiyor. Bu, bir bilgisayarda aynı anda binlerce klasörü açmak gibi bir şey . Yaşadıklarımız, gelecek kaygılarımız gezinip durur uçsuz bucaksız karanlığa gömüldüğümüz rüya denizlerinde. Fakat bu rüya denizlerinde ışık hızı bile çok yavaş  olmasına rağmen , biz ne dünyaya,ne de kozmoza  bakmayı, onu görmeyi deneriz.Günlük hayatımızda bunu yapmak elbette çok zor. Bu koskocaman yaldız zerresine uzaktan bakmak belki de en büyük resmi görmektir.Mesela altı milyar kilometre uzaktan bakmak…

     Carl Sagan,Voyager 1’in 6 milyar km uzaktan çektiği dünyanın fotoğrafına baktığında şöyle der ‘’ İşte orada… Orası evimiz, biz oradayız. Sevdiğiniz, tanıdığınız, duyduğunuz herkes, gelmiş geçmiş tüm insanlık, hayatlarını orada yaşadı. Neşe ve kederlerimiz, kendinden emin binlerce din, ideoloji,  avcı ve toplayıcılar, kahramanlar ve korkaklar, uygarlık kuran ve yıkanlar, bütün krallar ve köylüler, anne babalar, umut dolu çocuklar,mucitler ve gezginler, yozlaşmış politikacılar, türümüzün tarihindeki tüm aziz ve günahkarlar, burada günışığına asılı bu toz zerresi üzerinde yaşadılar. Dünya muazzam kozmik alanda çok küçük bir sahnedir.Tüm o generaller ve hükümdarlar… Yanlış anladıkları ne çok şey vardı. Birbirlerini öldürmeye ne kadar da hevesliydiler. Nefretleri ne kadar da ateşliydi…

Hayali ben merkezciliğimizin ve evrende ayrıcalıklı olduğumuza dair yanılgımızın boyunun ölçüsü bu soluk ışıklı nokta tarafından alındı. Bütün bu karanlık ve enginlik arasında bizi kendimizden korumak için başka bir yerden yardım geleceğine dair hiçbir iz yoktur…
En azından yakın gelecekte türümüzün göç  edebileceği başka bir yer yok.Evet,ziyaret edebiliriz.Ama yerleşmek,henüz değil…’’  Dünya,ondan  uzaklaştıkça  mavi bir zerreyken bir galaksiye dönüşüyor.Dünyadaki kum tanelerinden daha fazla yıldızın var olduğu bir evrendeyiz.Ve neredeyse her yıldızın kendi çevresinde dönen gezegenleri var.Yani evrende,bizde olduğu gibi  sayamayacağımız kadar güneş sistemi ve her bir güneşin etrafındaki onca gezegenin hiçbirinde yaşam belirtisinin olmama ihtimali,dünyanın bütün evrende tek başına yaşamı  barındıran bir zerre olması ihtimalinden daha düşük değil midir? 

      Güneş sistemindeki yalnızlığımız; samanyolunda, süperkümede ve bütün evrende de yalnız olmamızı gerektiren tek kanıtsa,kıtalar arası yolculuklardan,Amerika’nın keşfinden ya da Norveç’te vikinglerin denizin karşısına akın düzenlemek istediklerinde krallarının onlara inanmamalarına rağmen ‘denizin öte yanında bir dünya daha var’ diyerek karşıya geçmeleri, Ragnar gibi efsanelerin ,Harald gibi kralların,Akdenize,Karadenize  seferler düzenlemelerine  olanak tanımıştır.

İngiliz halkı bu gemilerle ve yıldırımlarla gelen istilacıları gördüklerinde,kıyametin geldiğini sanarak çok korkmuşlar ve büyük savaşçı halkı vikingler de yıllarca yeni dünyaları keşif ve istila aşkıyla dünyayı gezmişlerdir. Amerika keşfedilmeden önce kimse bilmiyordu okyanusun ortasında dev bir kıtanın olduğunu. Galileo, engizisyon mahkemesinde  o karar anında sonuç ne olursa olsun ,kimse ona inansın ya da inanmasın o ‘’ Eppur Si Muove’’  dedi. Yani dünya,yine de dönüyor…

     Alan Turing bilgisayarın ilk adımlarını attığında o aletlerin bu hale geleceğini kim tahmin edebilirdi? Jules Verne ‘’ Ay’a Seyahat’’ ya da özgün adıyla ‘’ De la Terre a la Lune’’ kitabını 1865’te yazdıktan yüz yıl sonra  insanoğlu ilk defa Ay’a ulaştı.Yüz yıl ! Bir asır evvel bunun hayalini kurup yazdığında kim gerçekleşeceğini düşünebilirdi ? Yine Jules Verne ‘’ Seksen Günde Dünya Turu’’ nu  1875’te yazdığında kimse sürenin  yıllar sonra  kırk kat azalıp iki güne düşeceğine inanır mıydı ? Şimdi,bu yüzyılda biz şunu öğrenmedik mi ; kimsenin hayal edip gerçekleştiremeyeceği şeyleri hayal edip gerçekleştiren insanlar mutlaka vardır. Evet her birimiz mucit,astronom ya da dahi değil. Fakat hayal edebiliriz.Tartışıp sorular sorabiliriz. 

Bulduğumuz cevapları başkalarıyla paylaşarak daha net görünen o büyük resme bakabiliriz. Yani yerküremizden,bu yaralı,hüzünlü fakat güçlü yerküremizden diğer yıldızlara,gökadalara,yıldız kümelerine dogmaların gözlerimize vurduğu perdeyle değil bilimin ve hayal gücümüzün verdiği farklı pencerelerden farklı yerlere bakmalıyız. 

     Bilimsel görüşle alakalı Niels Bohr  ‘’teoriniz çılgınca fakat gerçek olabilecek kadar çılgınca değil’’ der . Araştırmalarımızda,evrenle alakalı gözlemlerimizde işte bunu unutmamalıyız. Arthur Clarke ‘’Space Odyssey:2001'' kitabında şöyle söyletir roman kahramanına ‘’ Cevap her neyse neden tüm zeki  varlıkların insan gibi kısa ömürlü olduğu düşünülür. Evrende bin yıllık bir yolculuğu hafif bir can sıkıntısından başka bir şey olarak algılamayan yaratıklar olabilir.’’ Denis Villeneuve’ün ‘’ Arrival ‘’ filminde de bununla alakalı konulara parmak basılmıştı özellikle. Dünyayı ziyaret eden bir grup uzaylı , sekiz bacaklılardı ömürleri daha uzun ve boyutları insana göre çok daha büyüktü. En önemlisi de onların da bir lisana ve düşünme yetisine sahip olmaları gerektiğiydi ve bunun nasıl olabileceğiydi.Bazı dil bilimcilere göre konuştuğumuz dil düşünce tarzımızı belirler.Bir kültürde değerli ve kutsal görülen varlık bir başka kültürde tam tersi olabilir. Mesela bizim kültürümüzde inek,inektir. Fakat Hint kültüründeyse bambaşka bir anlam yüklenir o hayvana. Ve filmde de  ‘’ weapon ‘’ diye çevirdiğimiz ‘’ silah ‘’ kelimesi  uzaylıların dilinde , dil anlamına geliyordu. Dil ve silah, aynı anlamda. 


    Arrival’da gezegenimize gelen uzaylıların silah ve dil kelimesini aynı görmemize sebep olan şeylerden biri de , onların dili aslında bir silah niteliğindeydi. Daha doğrusu araç. Çünkü bu zeki  varlıklar zamanı döngüsel olarak algılıyorlardı.Böylelikle geçmiş,gelecek ve şimdi aynı anda algılanıyordu. Bu başta , zamanı bir noktadan ya da bir başlangıçtan sürekli ileri yani sonraya doğru yaşayan biz insanlar için elbette zor oluyor. Fakat onların yazı dilini öğrendikçe dil bilimcisi karakter de yavaş yavaş zamanı döngüsel olarak algılamaya başlıyor. 


Bir filmin gerçekle ilişkisi elbette birebir olamaz. Bu film de zaten yalnızca bir fikirden bahsediyor.Fakat çok önemli ve tartışılması gereken bir fikirden. Evrende bütün varlıklar ve onların zeka düzeyi,dilleri,düşünce tarzları bizim gibi olmak zorunda mı ? Belki de konuşma dilleri,yazı dilleri,analitik düşünceleri  bizden inanılmaz derecede ileride.Ya da tam tersi.  Belki  çoktan yaşadılar ve yok oldular. Fakat yine de evren bir iki galaksi ötesinde bitmiyor. Yalnızca gözlemlenebilir evrenden bahsederken bizim aklımızın alamayacağı büyüklüklerle ölçmeye çalışıyoruz boyutunu. Evrende geometri,fizik,zaman yani bildiğimiz her şey bizi yanıltabilir.Fakat henüz bildiklerimiz doğrultusunda ilerlemeye devam ediyoruz ve bu çok önemli. Aklımızın ve fizyolojimizin el verdiğince ilerlemeye devam ediyoruz…Fakat yine de şunu unutmuyoruz. '' Teorimizin doğru olabilmesi için yeterince çılgınca olması gerek...''


      İlk önce okyanusların sonunda uçurum var sanıyorduk. Sonra şüphe duyduk bundan ve okyanusları aştık. Kıtalar arası seyahatlerimizin süresi azaldı ve ilk adımını attı insan uzaya,tanrılarını süsleyen yıldızlara doğru ilk adım. Kapkaranlık bir boşluğa,boşluktan olma bir okyanusa adımını attı. Komşu gezegenleri daha iyi tanımak için kendi elleriyle yaptığı gemileri yüzdürdü boşlukta. Ve şimdi başımızı okyanusun karşı kıyılarına çevirdik. Peki  oradan bize bakarak aynı soruları soranlar var mı ?


Büyük anlamlar yüklediğimiz yıldızlara ve çocukları gezegenlere vardığımızda ne göreceğiz ? Yoksa biz keşfedilen mi olacağız  ? Stephen Hawking’in de söylediği gibi onlara karşı tedbir mi almalıyız yoksa ?


Mars’ta bir zamanlar yaşamın olduğu tahmin edilmişti. Milyarlarca yıldızın olduğu kozmozun bir köşesinde bir zamanlar Mars’ta ya da şu an bizde olduğu gibi hayat varsa ne olacak  ? İnsanoğlu dört buçuk milyar yaşındaki gezegenimize doğumundan milyarlarca yıl sonra  egemen olduğu gibi uzaya da milyonlarca yıl geçse de hükmedebilir mi yoksa hükmedilecek olan biz miyiz? Eğer öyleyse, ne yapılmalı ? Onlarla nasıl temasa geçeceğiz ? Ortak bir dil nasıl inşa edilebilir ? Birimiz diğerimizden daha zekiyse , daha az gelişmiş olanın evrilmesi milyonlarca yıl alacaktır. Daha neler olacak???



önceki eser / sonraki eser