..




“Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.”


Yazar Rumuzu: sokratesla2563
Eser Sıra Numarası: 180102eser01



                                                      İSTENÇSEL HAZ: "SORGU"

     Yakın, çok yakın bir yerlerde işitilen bu küçük melodi; sanki hiç duyulmaması için fısıldanır ve sanki duyacak kişiyi bulmak için böylesine güzeldir. Öyledir ki evrenin rölativesinde saklanan ve açığa vurulmak için fısıldarcasına akıllara seslenen bir denklemdir bu. Yaşamın tüm olasılıksal cereyanından betimlediğimiz bu merak uyandırıcı esintiler, aslında insanın en güçlü istencini çarpan X'in ta kendisidir. 

Her an kendisini yakalamam için merakımı tetikleyen bu kainatın biçimi ve sınırı için tanıtlama veremediğimiz gibi milyonlarca galaksi ve trilyonlarca yıldız, hatta nitelemek için yeni sayılar var etmemizi gerektirecek kadar gezegen barındırmasının yanı sıra, bir de burada bir 'ben' vardır. Öyle ki bu 'ben' var olmak ister. 'Olmak' ister, görmek ister ve bilmek ister. Düşünüyorum ki bu hadsiz mevcudattaki yaşamımın nüvesi , sorularımla hazsal keşiflere erişip bilincimi her bir keşfe bölüşünün heyecan vericiliğinin yanı sıra beni kendine çekip her an oluşsal durumda olan madde ile mikrodan makroya kadar gelişme sürecinde yol izlemesi evrenin kapılarını açmamı sağlayacak yollarından vaadedecektir. Böylelikle ancak merak edip içimizdeki 'kaybolmamış' yalnızca bastırılmış olan hayret etme yeteneklerimizin üstündeki yorganı çektiğimizde gözlerimizi evrene, doğaya dört açmaya itikleneceğiz, ve ne zaman ki sorularımızı bir bedene sokacağız, işte o zaman merakımızı yürütebileceğizdir. bu bağlamda öncelikle  insanın kim olduğunu sorması gerekiyor.
Kimim 'ben'? Evren kadar atomdan oluşan mı, evrende yalnızca bir atom kadar olan mı? Dışarı yansıtılışın yönü doğrultusunda sorularıma kesinsizlik içinde, kesin bir sonuç vermem gerekti hep. Çünkü sorulmuş olan şey aslında hep var ettiklerimizdir. Bunu görmek ise var ettiğimize inanmaktan geçiyor. Yoksa, kanımca, yeni şeyleri var etmekte geç kalabiliriz. Öyleyse yokluk nedir? 

 Yokluğun paradoksal keşfinden önce kendi evrenime bir dalış yaparak açıklamaya kavuşturduklarımdan çok, var olan açıklamaların ereksel yönünü baz alarak irdelediğim sorularımdan tecrübe aktı sunacağım. Fakat başlangıcı şu soruyla yapmak istiyorum; sürekli bir düşünüş içinde olmak, gözleri evrene farklı açmak bir yetenek midir? Kendi otonomimden girecek ve beyninizde akson potansiyellerinizi ateşleyecek bir dalgalanmaya sebebiyet olacaksa şayet; yetenekler ancak ilk baştan süregelen meraka teşvik ve muhakemeye istenç edinimleriyle kazanılmış, kazandırılmıştır. 

Şahsımın çocukluk zamanlarında herhangi biri yahut herhangi bir şeyle olduğuna inandığım bir tetiklenme sonucu kazandığım devamlılığımı, merak ve soru hazinemin parlak ışığıyla keşfe açtım. Bu elbette ki beni insanlara nispet ettirecek mesafelere meyil verdi. Bazen toplumda bir ışımaydım, bazen çıplak duvarların yüzümü yaladığı alanlarda tek başıma koca fakat çürük bir kitleydim. Artık kendi evrenimde sorularımla tek başımayken, ben sorulara şu cevabı sordum; zamanı yaratan ben miydim, yoksa zaman beni süreklilik içinde yaratıyor muydu. Zaman neydi? Bu en azından alyuvarlarımda bulunan demirleri manyetikleştirme fikrinden daha seçik ve bir o kadar da ürkütücü bir soruydu. Bunun yanı sıra, artık fizik biliminin de çizgilerini geçmem gerekiyordu. Bunu ilk fark ettiğimde güneşli bir günde, sıvı basıncı oluşturmak için ağzımdaki suyu cama püskürttükten biraz sonra yerde, mavi halının üstünde belirmiş olan gökkuşağıyla göz göze geldiğimde daha da fazla eğilim kazanmıştım. Bunun yanı sıra kaos, m kuramları, karanlık ve anti madde bilinmezleri, kozmolojik sabit, ak, solucan deliklerinin dahillik kazandığı bu evrende, her ne kadar tutkusal bir haz da olsa, kara deliklerin beni gerçek dünyadan çekip soyutluğa çıkarmasına ramak kala gözlerimi açma istenci içerisinde oluyordum. Sanırım hala da öyle. 

 Voltaire, "İnsanları cevapları ile değil, sorularıyla yargılayın." der. İnsan ne sorularıyla kalabilmiştir ne de cevaplara yetebilmiştir. Bu bağlamda çok iyi bildiğim şey var ki o da son 1 haftadır beynimde dalgalanmalara yol açmasıyla, sayı mı rakam mı olduğu belirsizlik içinde olan 0(sıfır)ın kafama takılışıdır. Genelleme içerisinde sıfır için hiçlik ya da yokluk deriz fakat aynı zamanda her şeyi içinde barındırabilir niteliktedir. Yokluk kavramı hakkında hala bir şeyler düşünebiliyor musunuz? Fuzuli'ye göre bilmiyorum diyebilmek bilgelik istermiş, keza ben düşünemiyorum. Düşünmekten ziyade açıklamaktan ve tanımlamaktan da hep uzak durmaya çalışırım. Çünkü bu düşüncemi sınırlar. Ve onun gerçekliğine asla ulaşamam. İşte bu dışavurumun yansımasından gölgelenmiş kelimelerimin son harflerinin silik korkusudur. Öyleyse heyecan ve meraka tetiklendiğimiz yerden tekrar şu sorumla devam ediyorum; sıfırın sansasyonelitesinin işlevselliği üzerinden zamana yönelik bir vargıda bulanabilir miyiz? Bunu en basite indirgenmiş şekilde şöyle bir saptamamın içinde özdeşleştirdiğimden bahsedeceğim; uzay-zaman da karadeliklerin saptandığı noktalarda tekillikler vardır. Karadelikler tekilliklerden doğarlar ve burası zamanın akmadığı ya da ışık hızı derecesinde aktığı zamansızlık içinde bir kavramsızlıktır. Tanımsızlığın içinde varlığını gösteren hiçliğin eş zamanlı yokluk perspektifi bana burada sıfır'ı çağrıştırıyor. Yalnız en azından şunu özellikle belirtmek isterim ki algı doğrultusunda sıfır hiçbir zaman içi boş, niteliksiz bilinmemelidir. Bunun bir diğer izahatini oluşturduğum bir aforizma ile açıklayacağım; "Algıda safdışı ettiğimiz değillerimizi her şeylik bazında noksanladığımızı sanarak hariciyeye attığımız alan aslında her şeylik olmuş olur." İşte bu bir şeyleri açıklıyor. Temelde 'bir' ya da 'hiç' şey, 'her' şey olmalıdır çünkü her şey belli bir varlık taşır. Dolayısıyla eylemlerimiz ile oluşturduğumuz ‘zaman’ bizim varlığımızı oluşturur diyebiliriz. Soruların ardında iz süren bu konuya şimdilik çok var. Ne de olsa bu süreç hiç bitmeyecek ve soruların ardı kesilmeyecektir. 

    Sonuç olarak insan beyninin sınırları çok geniş fakat bu genişliği düşünceye sığdırabilecek kadar da dar. Sınırlılığın aldatıcı çağrısına rağmen bilgi etkileşir, yapı oluşturur. Atom etkileşir, madde oluşturur. Sorular ardı ardına birleşir, keşif oluşturur. Aksine hiçbir sınır empoze edemeyeceğimiz bu mükemmel beyinlerimizde sorularımız ile nöronik bir dans oluşturup sinirsel patlamaların birer havai fişek gibi parlamasını sağlamak gelişsel bir ilerleyiş açısından hiç de yadsıtılacak gibi değildir. Öyleyse, her gerçek biraz yanılsama, her bütün biraz ayrıntıdır. Aslolan cevabı geri soruya yansıtmaktadır. O halde, zihnimdeki tüm bu sorusal kıpırdanışların zamansızlıkla ilerleyişindeki hızının devinimsel kayboluşunda saklanan o minik sesin bana fısıldadığı tek bir çağrı var; ‘Zamansızlığa Yeniden Doğuş.’