..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: sokrates1999
Eser Sıra Numarası: 180215eser04



                                                             YOK(OLUŞUM)

     Sessiz kalmak hakkını elinde bulunduran satırlar karşısındayım. Kağıdın sessizliği kalem yazmaya başlayana kadardır. Kağıda düşen her sözcük Tanrının suçlu sessizliğini aynalarımıza yansıtır. Peki nedir sessizliği Tanrının? Neden karşımıza çıkıp iki laf etmez? Neden buradayım demez? Bizi sessiz bir oyunun içine atan tanrı kim? Kim bu aynadaki yabancı? Hiç görmediğimiz hiç bilmediğimiz büyük büyük kelimelerle BENİ BİLMEZ MİSİNİZ? deyip karşımıza çıkmaya korkan utanan aynanın arkasındaki oyuncu kim?

      Nasıl bir oyun bu? Herkesin kendisine göre kural koyduğu sonra bu kuralları Tanrının kuralları deyip bize empoze etmeye çalıştığı bir oyun mu? Ya da tüm bu kurallar gerçekten Tanrının kuralları mı? Peki hiç görmediğimiz bir okul müdürünün koyduğu kurallara neden uyarız.

      Belki de gerçekten bir Tanrı var. Gizli özne olmayı seven bir Tanrı, gizemi seven, sır seven bir Tanrı, dedektifçilik oynamayı seven bir Tanrı… 

     Delirmek hakkını elinde bulunduran satırlar karşısındayım. İnsan ne kadar düşünürse o kadar vazgeçiyor benliğinden ve adım adım kan kokan kağıtların boşluğundan içeri düşüyoruz. Benliğimizin kalesi düşünce toplarıyla zarar görmeye başlıyor. İçimizdeki kral sessizliğin bir silah olduğunu düşünüp askerlerine sus emri verirken kağıt boşluğun içinde buluyor kendini. Sessizliğin kumarını oynayan son kumarbaz kral artık sadece bir boşluktan ibaret..

     Peki ya düşünce? Yani asıl bahisçinin kendisinden bahsediyorum yok olan bir benliğin saltanatına kurulmuş bir bahisçi. Kumarbazı olmadan kurduğu krallık, yaşayan bir mezarlıktan başka bir şey olmayacaktır.

     Düşünce neden var? diye soruyorum siyah bir gecenin ardında kalan milyonlarca düşünce neden?... Yürüyen, konuşan, susan, düşünen ama ne düşündüğünü bilmeyen koca bir iskelet yığını şehrin sokaklarında, apartmanlarında, parklarında, adım atabilecek her yerde. Neden? Neden? Düşünce Neden?...

     Düşüncelerim, düşüncelerim, düşüncelerim…                                                         
     Ağırlaşıyor…                                                                                                                          
     Zaman, zaman sessizce ve hızlı bir şekilde yavaşlamaya başlıyor. Kafam ağırlaşıyor. Sanki.. Sanki kafamın içinde bir kazan varmış da onu hiçlikle dolduruyorlar gibi..

     Sonra yavaş yavaş sanki çöldeki bir kervan gibi saç tellerimin her birinden hiçlikler akmaya başlıyor. Saç telimin ucuna gelen düşünceler tıpkı bir yağmur damlası gibi yere düşerken aniden sarsılıyorum. Yüzümde bir ıslaklık hissediyorum ve yüzüme dokunan her tanecik kalbimin derinliklerinde yatan çığlıklarımı uyandırıyor. Uyanan her çığlık kalbimin derinliklerinden kafamın içine doğru yükseliyor. Önce biraz sessizliği bahşediyorlar ruhumun koridorlarına sonra uyanan her çığlık yıkıyor ruhumun duvarlarını. Bir köşede oturmuş sokak çocuğu gibi bu yıkılışı izliyorum. Duvarlar duvarlar… Her bir anıyı içinde barındırıyor her bir duvarın yıkılışında kafamın içindeki şehirler bir bir infilak ediyor. Benim tarihim beni oluşturan insanlığın tarihi yok olurken bir köşede oturmaktan başka çarem yok gibi. Yıkım kaçınılmaz bir son. 

-Ben kimim?      - Nerdeyim?     - Siz?       - Siz kimsiniz?.. 

     Hadi çocukluğumuza gidelim ilk soruların başladığı döneme çocukken kafamızı kurcalayan sorulara.      

  -Ben nasıl oldum baba?      -Seni leylekler getirdi oğlum.
 Her ne kadar tatmin etmese de bir cevaptı sonuçta. Ay  neden beyaz baba? Allah öyle istemiş oğlum. Dedem neden cevap vermiyor baba? Allah onu yanına aldı oğlum. Sorgulamadım hiç babam diyorsa doğrudur, dedim.

     Şimdi şu ana  geri dönecek olursak bir yığın soruyla boğuşuyorum. Artık babamın ya da annemin  hiçbir cevabı tatmin etmiyor. Çünkü yaşadığım evren attığım her adımda genişlemeye başlıyor. Bir bir sormaya başlıyorum şimdi annemin ya da babamın bana söylediği şeyler ne kadar doğru ya da doğru mu? Annem ya da babam bunun ne kadar farkında? Ellerime bakıyorum avuçlarım artık eskisi kadar küçük değil ve eskiden kavrayamadığım her şey avucuma sığmaya başlıyor. Kollarıma bakıyorum sonra, uzamışlar eskiden uzanamadığım her şeye uzanır olmuşum. Aynanın karşısına geçiyorum sonra ağzımı izlerken buluyorum kendimi eskiden sadece “anne” diyebilen şu küçük ağzım büyümüş de  koca koca kelimeler eder olmuş. Gözlerim ya gözlerim daha önünü göremeyen gözlerim artık kendini ufuklarda arar olmuş. 

     Buralarda ufuk çok geniş anne eskisi gibi değilim artık eski çocuk değil artık karşınızda duran çocuk hala bilmediği çok şey var hatta eskiden bildiği şeyleri bile unutmuş başa dönmüş bir çocuk var karşınızda. Biliyorum baba! Artık tanıyamıyorsun beni, sen kimsin diyor gözlerin. Her gün işten eve geldiğinde karşında duran bu yabancı çocuk sana bir yerlerden tanıdık geliyor, gözün bir yerlerden ısırıyor ama bilmiyorsun baba! Bu çocuk ne yaşadı, ne öğrendi ya da ne öğrenemedi, bilmiyorsun, sadece bir yabancıymış gibi bakıyorsun gözlerime.

     Susuyorum gözlerin derinlerinde yatan o beni arıyor, gözlerin… Ben oradan gideli çok oldu baba, ben gözlerinden gideli çok oldu, bir yaş oldum döküldüm gözünden. Karanlığa düştü senin oğlun aydınlığa koşmak isterken. Şimdi üstüme üstüme koşan bu karanlıklardan korkmaya başladım. Kayboluyorum baba tüm sorular üzerime bir çığ gibi düşerken, ben de bir köşede oturup yalnızlığımı sorularla dolduruyorum. Susuyorum baba tüm bu sorulara haykırmak isterken benliğimi, susuyorum, bakıyorum sadece karanlığın içine çatarak kaşlarımı.

     Öfkeliyim baba,  nefret dağıtıyorum karanlığa, koşmak istiyorum aydınlığa. Ama olmuyor baba izin vermiyorlar açmıyorlar aydınlığın kapılarını bana. giremezsin diyorlar sorularını da al git diyorlar. Şimdi sen beni tanımıyorsun ya baba ben susuyorum. Çığlıklarım titretecekken yeri göğü ben susuyorum içime doğru haykırıyorum söylemediklerimi.

     İçime haykırdığım her şey ruhumun duvarlarını yıkmaya başladı. Çığlıklarımın esaretine giriyorum yavaş yavaş. Çıkmaz sokağa çıkan bu koridorlar çığlıklarımla yankılanırken esaretin bedelini ödüyor ruhum. Hiç kimseye haykıramadığım şeyler bir bir infilak ediyor, ruhum parçalanıyor, bedenim karanlığa uzanmış, bir ben kalmamış artık bu evrende,  yokoluşum karanlığın ellerinden olmuş.