..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: ışık8421
Eser Sıra Numarası: 180217eser23



 Ölümsüzlüğün başarılması karşısında insan nasıl davranmalıdır?

                                                         ECELİ ALIKOYMAK

    Ölüm bir olgu olarak ezelden beri insanın peşini bırakmamış ve onu bir o kadar düşündürmüştür. Öyle ki zihinlerdeki yerini dünyanın dört bir yanında, her kültürde farklı fakat belirgin bir yer edinmiştir. Üstelik ölüm sadece insana özgü değildir; ölümüne tanık olunmayan bir canlı yeryüzüne uğramamıştır. Ancak sahiden ölüm insana ne ifade etmelidir?

Ölümün amansızlığının nedeni kaçınılmazlığına rağmen barındırdığı belirsizlikte yatmaktadır. Yaşamın tanımını yapmakta bocalayan insan, elbette sona erişini anlamkta da zorlanmıştır. İnsanın ölümün arkasındaki gerçekliği açıklığa kavuşturmasına evvelden beri “din”ler eşlik etmiştir. Her inanç sisteminde farklılık göstermekle birlikte ölüm ve ötesi genel bağlamda benzerdir. Semavi dinlerden mitolojik inançlara, ilahlara öncelikle atfedilen özellik ölümsüzlüktür. Buna karşılık, ölüme yazgılı olan insan için bile ölüm asla varlığın bir sonu değil, yalnızca sonsuz bir döngünün fani bölümünü bir başkasına bağlayan bir olaydır. Böylece ahiret sadece fani hayattaki sefalete karşı sonsuz refah vaat etmekle kalmaz, varlığını süresiz sağlayacak insanı da teselli eder. Ne de olsa yaşam, ölümün tehdit ettiği bir var olma savaşımıdır.

Etrafındaki atıl, rastgele atom yığınlarından onu ayıran ve kutsal saydığı canlılığı yitirme düşüncesi; yeryüzünde akıl melekeleri gösteren yegâne varlık insan için kesinlikle  dehşet vericidir. İnsanın doğumunun öncesine dair doğal olarak bir hatırası yoktur. İnsan yaşarken belli bir bilince sahip olduğundan ölümünden sonra yaşadıklarını kaybedeceği için o boşluğa kapılabileceği ihtimali taşır. Ancak bu takdirde yokluğun bir algısı da olamayacağından bu yoksunluk yalnız var olan zihinlerin oyalanma aracı olmakla sınırlı değil midir? Yine de var olmanın memnuniyetini saklamayan insan, eceline çare aramaktan hiç yılmamıştır.

21. yüzyılın yarısına yaklaşırken aynı mesele bilimin imkanlarını sınayacaktır. Tarihten bu yana istikrarlı biçimde uzatılan insan ömrüne azami bir süre tespit edilmemiştir. Şimdiki dünya ölümlerinin üçte ikisi yaşlılık kaynaklı nedenlere dayalıdır çünkü insan uzun yaşamak için tasarlanmamıştır. Canlıların ölüme yazgılı olmalarının nedeni zannedilen biyolojik yaşlanmaya şayet çığır açan bir derman bulunursa ve insan asırlardır ilahlaştırdığı ölümsüzlüğü elde ederse bunun uzantısı olarak sunulacak teklife ne karşılık verilir? Üstelik tek bu senaryoya sığdırılamaz; insan bilincinin emsali elektronik ortamda simüle edilebilir veya mükemmel hücre yenileyiciler geliştirilebilir, fırsatlar öngörülemez. Atalarının serikanlılıkla yüzleştiği ölümle cebelleşmeye bu veya bundan sonra yaşayacak diğer kuşak insanlar zorunlu mudur? Yoksa bir bilinmez için var olma hakkını teslim etmek aymazlık mıdır? Ondan başka bireyin, kendinden yaşama imkanını alıkoyması, kendi canına kıyması kadar özkıyımla aynı değil midir? Yapılacak tercih için göz önünde bulundurulması gereken hususlar sayısızdır, böyle bir seçime zorlanıp duruma hazırlıksız yakalanmak insanı afallatmaz mı?

     Bunların olabilirliğinden şüphe etmek, bilimin dahi sınırları olduğunu kabul etmektir ki çözüm için belki o bile yeterlidir. İlkel insanların sonsuzluk algısına sığmayan uzunlukta yaşayabilen bugünün insanı da bir bakıma ölümsüzlüğü elde etmemiş midir? Önünde sonunda öleceği için bu durum hile sayılabilir ancak zaman o kadar göreceli bir kavramdır ki bunu zaten insan aklının almadığı sonrasızlıkla kıyaslamak abes olur. O halde ölüm, zamana oranla anlamsızdır çünkü belli bir noktadan sonra sonsuz ömür yaşanmış, sonsuz ömür bitirilmiştir. Zaman furyasında bir kişi için ölüm ve hayat fark eder mi? Ölümsüzlüğün asıl yolu bu mudur? Belki bugün değil ya da yarın fakat bir gün insanoğlunun en yücesine ulaşmak için bu sorulara yanıt bulması gerekebilir.