..




“Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.”


Yazar Rumuzu: siyah gözlük0000
Eser Sıra Numarası: 180214eser07



                                                           BİLMEK “BATAR” MI?

       Neden gerçeğe yanaşmamak insanları ona doğru gitmekten daha mutlu kılar? Bilmeye yanaşmamaktan gelen mutluluk, içimizde bunu yapmadığımız için oluşan ve bize her seferinde gerçekten kaçtığımızı hatırlatan marazı bastırmaya yeterli midir?  İnsanların çoğu hayatlarında karşılaştıkları gerçeklerden, morallerini bozanlardan kaçmak ister. Gerçeği unutmanın onlara huzur vereceğini düşünürler. İşin ilginci, bu metot büyük oranda işe yarar. Örneğin; ölümden korkan insanların bu olayı araştırıp üstüne gitmek yerine onu unutmaya çalıştıkları, hatta onlara bunu hatırlatanlara da kızdıkları kolayca gözlemlenebilir. Ya da ‘’içlerini karartan’’ kitapları okumak istememeleri veya ‘’ben hassasım’’ tarzı sözlerle kendilerine bahane üretmeleri ve buna inanmaları… Araştırmalara göre evrenin en karmaşık yapısı olan insan beyninin, bahane ve hikâye üretip kendini inandırma konusunda üstüne yok. Durum böyle olunca da doğal olarak gerçekten kaçmak en az gerçek kadar kaçınılmaz. Fakat yine de bizi şu soruyu sormaktan alıkoyan bir şey yok: İnsanlar hayatlarının bir anında bile gerçeğin en az mutluluk kadar gerçek olduğunu düşünmezler mi? ‘’Hayatını yaşa.’’, ‘’ Her zaman her şeye pozitif bak.’’ ya da ‘’Mutlu ol.’’ tarzı felsefemsi felsefelerin bombardımanında oldukları için mi acaba bu tavırlar. Sizce de bu ‘’kendini tatmin etmek için yaşama’’ felsefesi biraz ilkel değil mi? Sanki sadece menfaat ve isteklerini gözetmek ve bu doğrultuda hareket etmek ilkeleri olan olgun bir insanın işi değilmiş gibi. Bu tür insanlar, özgün taksonomime göre primatlardan 5 milyon yılda evrilemeyen insanlar sınıfına giriyorlar. Bizi hayvansı diye nitelendirebileceğimiz zihniyete, davet eden mesajın da bizi hayvanlardan ayıran en belirgin özellik olan dille verilmesini de ilginç bir tespit olarak kabul edebiliriz. Şükürler olsun ki bu mutluluk meselesi, bazı toplumsal normlar sayesinde kısıtlanır. 

Bu meseleyi daha iyi anlamak için bir tecavüzcüyü misal verebiliriz. Bakıldığında hiçbir insanın tolerans göstermeyeceği sapıkça bir durum gibi gözüküyor fakat daha iyi incelendiğinde, mutluluk felsefemsisiyle çelişmediği ve hatta tam da karşılığı olduğu görülür. Nabza göre şerbet veren din adamlarını, halkın parasını sömüren politikacı ve iş adamlarını, kişisel menfaatleri için yalancı şahitlik yapan insanları da bu sonsuz örnekler silsilesine ekleyebiliriz. Bu tip insanların amacı hayatı yaşamak ve mutlu olmak değil mi? Toplumsal normlar genellikle şu şekildedir: Yalan söylemeyeceksin, dolandırmayacaksın, taciz etmeyeceksin, saygısızlık etmeyeceksin, çalmayacaksın, öldürmeyeceksin… Bu toplumsal normlar ve hayatını yaşa felsefemsisi bir arada olduğunda ise -ki çoğunlukla böyle olur- kendileri dışında hiç kimsenin aydın diye tanımlamadığı insanlar ortaya çıkar. Bu insanlar toplumsal normların eksik olduğu insan grubuna ‘’ahlaksız’’, bahsi geçen felsefemsinin benimsenmediği gruba ise ‘’ot gibi yaşayan’’ veya ‘’robot’’ tarzı isimler takar. Burada da insanların kendi mutlulukları uğruna gerçeğin yadsınması yok mudur? Bu insanlar, rasyonel temelleri olsun olmasın çoğunluk tarafından kabul edilen değişken zihniyetleri benimseme eğilimindedirler. ‘’Modernizm’’ denilen bu düşünce akımının insanlara benimsettikleri gibi kendinin de temelleri güvenilir değildir ve tam tersi olan gelenekçilikle zihniyet açısından farkı yoktur. Acaba başta sorduğumuz soruların cevabı, modernizm ve son yüzyılda Bobby McFerrin[1] dahil kimsenin ağzından düşmeyen mutluluk olabilir mi? 

Sanki buraya kadar her şey çok mantıklı gibi. Ama yapılan araştırma ve gözlemlere göre, gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta da: Herhangi bir mutluluk amacı güdülmeksizin de -en azından dolaysız yoldan- gerçekten kaçınılabiliyor. Sigmund Freud’un ‘’Yapay Kitle’’ olarak adlandırdığı kilise, ordu, tarikat vb. gruplar bu duruma örnek gösterilebilir. Biz kilise üzerinden gidelim. Bilindiği üzere Orta Çağ engizisyonunun en yaygın uygulamalarından biri Hristiyan grubunun içinde farklı fikirde olanları cezalandırmaktı ve bunun en önemli nedeni kilisenin toplumdan güç almasıydı. Şimdi ise kiliselerin Hristiyanlığı insanlara kardeşlik ve iyilik dini diye tanıtıp eskinin aksine insanları güler yüzle karşılaması çağa ayak uydurduğundan değil, eski desteğini kaybetmesindendir. Rahatlıkla anlaşılıyor ki dogmatikliğin asıl sebebi; kendini toplumun karşısına alma korkusu ve grubun içinde kendini güvende hissetmesidir. İnsan, adeta kendi varlığını topluma bağlar ve gerçeğe yakın olmak yerine, toplumdan uzak olmak istemez. Orta Çağ Hristiyanları, büyük bir grubun içinde oldukları için mutlu hissederlerdi ve bu büyük grubun fikirlerine uymak onlara gerçeği öğrenmekten daha büyük haz verirdi. 

 Kendimizde dahi gözlemleyebileceğimiz gibi insanlar, kendilerini bir gruba dahil hissettiklerinde rahatlarlar. Grubun fikirleri, bireyi yönetir. Birey, gruba yönelir. Böylelikle gerçek ötelenir. Örneğin çoğu kişinin kabul etmediği bir fikri savunuyorsunuz ve tek başınızasınız. Sonra birden sizin gibi düşünen biriyle karşılaştınız. Nasıl hissedersiniz? Daha cesur mu, daha rahat mı ve daha mutlu mu? Artık, iki kişilik de olsa, bir grubun üyesisiniz. Ya da aynı fikri benimsemiş büyük bir gruba dahil olduğunuzu düşünün. Büyük ihtimalle fikri bir kez bile kritik düşünce ve mantık süzgecinden geçirme ihtiyacı duymazsınız. Çünkü benimseyenlerin sayısı, sizin için zaten büyük bir kanıttır. Arada bir aykırı fikirlerle ortaya çıkan olunca da ‘’Bu kadar insan yanılır mı?’’ gibi sözler ortaya atılarak aykırı fikirler devşiriliverir. 

    Kişinin içinde bulunduğu toplulukla bağlantısı meselesinde yaptığımız çıkarımlar; göz önünde bulundurulduğunda, insanların fikirlerini doğumdan itibaren çevresinde gördüğü kişiler ve içinde büyüdüğü, üyeleriyle özdeşleştiği gruplar doğrultusunda şekillendirdiği rahatlıkla görülebilir. Örneğin Türk kültürüyle büyüyen bir insana ineklerin yenmesi normal gelirken bir Hintliye kabul edilemez gelebilir. Fakat buradan anlatmaya çalıştığımız asıl şey; kültürlerini ve içinde bulundukları grupların fikirlerini sorgulamayan insanların, fikirlerini çoğunlukla kötülediği grupların üyeleriyle aynı zihniyette olduğudur. Her yeni çıkan telefonu alan, modaya tümüyle uyan, magazin haberlerini ezberleyen, en yeni düşünceleri benimseme eğilimi olan kesimle; büyüklerin ellerini öpen, evlenmek için kız isteyen ve adetlerin uygulanmasına önem veren kesimin birbirini kötülemesi buna örnek gösterilebilir. Bu grupların birinde bulunan bir insanın çevresinde, eğer öbür grup olsaydı diğerlerinin tam tersi düşüncede olacağını sanırım bu zamandan sonra söyleyebiliriz. İçinde büyüdüğü ve bulunduğu grubu karşısına almamak için her şeyi yapacaktır.
            
   “Gerçekliğin ne olduğu” sorusunu; soruların en önemlisi olarak görüyorum.  Bu soruya cevap ararken karşılaştığım bir başka soruyu da düşünmeden edemedim. Ulaştığım cevabın doğru olduğuna inanıyorum fakat bilinmesini isterim ki, biri çıkıp cevabımın yanlış olduğunu kanıtlarsa, kesinlikle bu yazıda bahsettiğim insanlar gibi dogmatik olmayacağım. İnsanlar neden gerçekten kaçar?         


[1] ‘’Don’t Worry Be Happy’’


önceki eser / sonraki eser