..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: simyacı1860
Eser Sıra Numarası: 180213eser11



                                                    AKLIMI GÖREN OLDU MU?

    Bir bisikletin üzerindesin, hava yağmurlu. Pedallarını çevirdikçe görevini tamamlamış damlaları sıyırıyorsun. Neden, nereye gittiğinden haberin yok. Rüzgar sana fısıldıyor: “Çevir o pedalları, yoksa üşümene sebep olacağım.” Şimşeğin sesini o rüzgar tutamındaki hava molekülleri taşıyor sana. Her biri ötekinin aynısı: çarpa çarpa ilerleyen; genç, yaşlı; güzel, çirkin; özgür olduklarını sanan moleküller. 

Önce bir mor ışık gözünü alıyor, sonra gökyüzünün parçalandığını duyuyorsun. Uzun zaman önce toprağa saplanmış, yumuşayan topraktan kaçmaya çalışan bir pedalın hatırasına takılıyor ön tekerin, kendini yerde buluyorsun. Çırpınsan da atamıyorsun o bisikleti üstünden, ağırlaşmış mı sanki? Pes ediyorsun sonunda. Gözlerini yaş toprağa dikiyorsun. İşte o an toprağın yaşadığını ilk kez fark ettiğin an oluyor, binlerce vücuda değdiğini hissediyorsun. 

Sonra bir ses duyuyorsun ve gök gürlemelerinin en şiddetlisi ise bu sesten daha az dehşet verici oluyor nazarında:
“Yaren, aklın nerede?”

Bazı sorular cevaplanmak için sorulur, sadece bazıları. Dersin bitmesine kaç dakika kaldı? Yarı metaller periyodik cetvelin ne tarafındaydı? Yumurtayı rafadan yapmak için kaç dakika beklemek gerekir? Ya herkes aslında ben ise, ben ise aslında hiçkimse isem? Bir kompozisyon yarışmasını kazanmak için kaç soru sormak gerekir?
Ama her soru bir cevap anlamına gelmez. İlkokulda bir matematik dersinde, ben dışarıdaki yağmura dalmışken bana öğretmenim tarafından yöneltilen o soru da cevabı merak edilerek sorulmamıştı zaten.

Aklım nerede?
Venüs’te sülfürik asit bulutları arasında hokkabazlık yapıyor. Norveç kıyılarında yüzerken bir balıkçının ağına takıldı. Evrenin çıkmaz bir sokağında yıldızlarla alay ediyor.
Doğruyu söylemek gerekirse aklımın nerede olduğunu bilmiyorum hocam. Siz de bilmiyorsunuz. Kendisinin dahi nerede olduğunu bildiğinden şüpheliyim. 

Aklımın nerede olduğunu bir şekilde bulsanız bile, ona yetişmeniz zor. Şu filmlerdeki kaçaklar gibi davranıyor, yerini öğrenseniz bile siz oraya varana kadar o çoktan başka bir yere kaçmış oluyor. Niçin kaçtığını asla öğrenemiyorsunuz. Bağımsızlığa mı bağımlı? Sorulardan mı kaçıyor yoksa, kim soruyor o soruları?

Belki de insanın kendi zihniyle böylesine güreşmeye çabalaması bir çeşit zaman kaybıdır. Ama nasıl kaybediyoruz ki zamanı? Okula geç kalıyoruz, ya da Murahtan Mungan’ın şiirlerindeki gibi birbirimize geç kalıyoruz. Asla yeteri kadar zamana sahip olmadığımız bir gerçek. Ancak kimsenin yeterli dikkati vermediği bir gerçek var ki, zaman da bize sahip değil. Avuçlarını gevşettiği an kayıp gidecek kum taneleriyiz biz onun için, atmaya kıyamayıp sakladığı, eninde sonunda kaybettiği birkaç parça kağıt oluyoruz nihayetinde. Tozlarla kaplanıyoruz, mürekkebimiz soluyor. Gazeteler toprakta üç ayda çözünüyor. Çakmak yüz yılda, telefon kartı bin yılda… Sonunda aynı anda hem her şeyin, hem de hiçbir şeyin parçası olmanın dehşet verici bir yolunu buluyor her şey.

Gördüğünüz üzere, aklımın nerede olduğunu bilmiyorum. Yalan söylemediğimden emin olabilirsiniz, bir suçluyu saklamaya çalışmıyorum ya burada! Hatta aksine, keşke kendisini daha sık gösterebilsem. 

Depresif ruh halime aldanmayın. Ben aslında çok neşeli biriyimdir. Durakta otobüs beklemeyi çok severim mesela, ya da sokak kedileriyle konuşmayı. Hayatın küçük detaylarına takılıp kalmayı çok severim. Aslında zamanın büyüklüğünün yanında her detay oldukça küçüktür. Sadece benim görebileceğim kadar küçüklerse bana kendimi özel hissettirir. Bir savaşın ortasında bir aşk hikayesi yaşamak gibi… Veya mevsiminden önce açan bir çiçek… Kimse hatırlamasa da olur diyeceğim, kendime saklamak istediğim detaylar. Aklımı aramaya onlardan başlayın derim. 

Hocam, bence aklımı aramayı artık bırakmamız gerekiyor. Olur da bir gün aramayı bırakabilirsek, tam pes ettiğimiz o anda kendisine rast geleceğimize inanıyorum çünkü. Ayaklarında kar botları, burnunda güneş kremi iziyle saniyenin binde birinde yanımızdan geçecek. Onu görebilen sayılı insana sallayacak elini; çevreci bir akıl olduğu için bir bisiklet üzerinde hayali engellere takıla takıla geziyor olacak, ıslansa bile yağmurun tadını çıkararak ilerlemeye çalışacak. Söz veriyorum. 

Ve elbette, son olarak… Kendisine keyifli yolculuklar diliyorum.
(İzniniz olursa bu yazıyı, aklımı göremese bile orada olduğuna hep inanmış olan özel insanlara ithaf etmek istiyorum: öğretmenlerime.)