..




“Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.”


Yazar Rumuzu: şef3435
Eser Sıra Numarası: 180203eser02



                                                     BU BİZİM AYIBIMIZDIR

    Bir mum yakıyorum ve fitilinin yavaş yavaş kararmasını, mumun içten içe erimesini izliyorum. Ardından sürpriz bir hareketle üflüyorum ve serseri dumanlar kaçacak yer arıyorlar. Sığınacak bir ateş olmadıktan sonra kendini bildi bileli evde yaşayıp ücra bir semte atılan bir kediden farksızlar. Eriyen mum yeniden şekilleniyor, onun lügatında ölüm yok. Ne var ki, fitilin kendini toparlaması imkansız. Dumanlar mecbur bırakılmış ışıkta birkaç saniye gözüküp yok olmaya. Bazıları var sadece, bazıları ki is olarak bir iz bırakabilmeyi başarmış. Ancak onlar da bir bez, bırakın bezi, parmak darbesiyle dahi ebediyen silinmeye mahkum. Bir de bu cinayetleri kokuyla gizlemeye çalışıyorlar! Tarih boyu bir insanın temelli durduramadığı bu cinayetleri… 

Kimi vakalar olmuş, bir küçük kıvılcımdan milyonların evi ve hatta canı yok edilmiş. Boyutu akıl almaz alevlere sebebiyet vermiş bir, yalnız bir kıvılcım. Fakat ölenlerin yerine kat kat fazlaları doğmuş, yıkılan evlere inat kat kat fazlaları yapılmış. Kendini tekrarlayan isyanlar, en fazla aksaklığa yol açmışlar. Bu kadar isyanın hiçbir işe yaramamış olduğu gerçeği herhangi bir mantıkla uyuşmuyor. Bu da doğal olarak bir soruya yol açıyor: “Başarısızlık kasıtlı mı?” Bizler fitile benzemiyor muyuz? Bizi tutsak eden sistemde yanarak duman ve ardından hiç oluyoruz. Ancak sistem daima varlığını sürdürüyor. Sanki kendi isteğimizle yanmayı kabul ediyoruz. Belki muhtaç olduğumuzdan -daha doğrusu muhtaç olduğumuz sözde gerçeğinden-; belki de, kim bilir, artık mazoşist olmuşuzdur. Adeta çektiğimiz bu acıdan zevk alıyoruz. Nasıl bir çaresizlik, nasıl bir ikilemdir bu? Yaşamayı mı bilmiyoruz? Hak edip etmediğimize kesin bir yargı getiremeyecek de olsak, sonuçta yaşıyoruz. Bu parçanın notalarını yırtıp atmak, intihar, bir hata olur. Elimizde başka nota yok ve seyirci doğaçlamayı sevmiyor. Parçayı dümdüz, hissiz bir robot misali çalmak ise küfrün harekete yansımış halidir. Hem seyirciye hem de kendi benliğine işlenecek büyük bir günah olur bu. Mum alevinin karanlıkta dansına eşlik edecek müzik, nüanslarla süslenmiş bir mükemmeliyet olmalıdır. Veya, olmalı mıdır? Pekala seyircinin kulağına hoş gelecek nüanslara yer vermek midir yapılması gereken? Yoksa hissettiğimiz şekilde nüans vererek ateşi boş vermeli ve gözümüzün ferini dansa mı kaldırmalıyız? Bu hile mi olur? Sistemin dişli çarkına sokulmuş bir çomak belki. Velakin ezelden beridir var olan bu sistemi durdura durdura bir çelimsiz çomak mı durdurucak? Hayır efendim. Evet efendim. Bilmiyorum efendim. Çomağın neler yapacağını bilemeyiz efendim. Neden mi, çünkü bir fitil yok ki kalkıp çomak sokuyor. Hep aynalardan yansıyan yalan dolu görüntüler. Kalitesiz hoparlörlerden süzülen boğuk müzikler. Akordu bozuk işkenceler. Picasso resimleri karmakarışık! Yaprak dökmeyen sonbaharlar, kar yağmayan kışlar, son sayfası yırtılmış kitaplar, yarısına dek şekersiz içilmiş kahveler… Belirsizlikler içinde ilelebet. Gözler önünde idam edilip dirilen ve bunu her gün tekrarlayan adalet. Bu tek taraflı bir oyun. Kazananı belirlenmiş, çoktan galibiyet şampanyası patlatılmış bir maç. Adi bir bataklık debelendikçe daha da batılan. Tek yapılabilecek olan bu lezzetsiz yemeği iyi sunabilmek. Bunu da şiirlerle, müzikle, resimle, dansla yapıyoruz. Sanatla bir şemsiye yapmaya çalışıyoruz kendimize. Acı yağmurundan korunmak için. Sığınacak yer bulamıyoruz. Bir zamanlar fitil olan serseri dumanlarız. Kimileri hala fitil yanmayı bekleyen. Kimileri habersiz noktası konulmuş da okunmamış kaderlerinden.

 Bu yazı belki bir is olma şerefine erişecek, tabii mutlak kaderinden ne yaparsa yapsın kaçamayacak. Belirsizliğe yükselirken yeniden ve son kez üzecek sistem. Eriyen mum birkaç dakikaya kalmaksızın donacak ve yeniden eriyip donmaya, bunu tekrarlamaya hazır olacak. Bunların tek suçlusu ise biziz. Bunu bize yapan sistem değil, hayır, buna izin veren biziz. Sistem önemsizliğin ‘ta’sı. Bu kendimize ayıbımız. Aklımı delice kurcalayansa şu, bütün bu dediklerim doğru mu yoksa bir ziyandan mı ibaret? Kendimi tuzağa düşürüyorum. Hapsoluşumuzu bir kitabın son sayfasına benzetişim, açık nokta vermiş yerinde bir benzetme. Bir kitabın son sayfası değişkendir. Bazen bütün olay orada çözümleniyor, esas sona orada karar veriliyorken; bazense bir anlam ifade etmeyen, bütünlüğü koruyarak çoktan hükmü verilmiş sona takılan, parlak dahi olmayan takıdır. Aynaya bakmak yerine kendisine bakamaz mıyız? Müziği bozuk dinlemek yerine kendimiz yapamaz mıyız? Picasso resimlerinde anlam aramak yerine anlamsızlığı beğenemez miyiz? Kitabın son sayfasını kendimiz yazamaz mıyız? Kahveye şekersiz devam etmek veya şeker atmak tercihi bizim elimizde mi yoksa hep gevelediğim sistemin mi? Belki o kadar da çaresiz fitiller değilizdir. Hücrede yaşamıyoruzdur belki de. Şartlı tahliye olmuşuzdur. Özgürüzdür tamamen. Kendi kendimize sorunlar yaratmışızdır. Kendi kendimizi hapsetmişizdir düşünce labirentine. Bu yine bizim ayıbımız olur, kendimize. Hem mumuzdur, hem fitil, hem ateş. Fakat değişmeyen bir gerçek var ki bu bizim ayıbımızdır, kendimize. Bu bizim ayıbımızdır, kendimize. Bu bizim ayıbımızdır, kendimize. Bu kadar kendini düşünmek doğru mudur? Hayır, bu bizim ayıbımızdır kendimiz dahil herkese.