..




“Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.”


Yazar Rumuzu: şafak2112
Eser Sıra Numarası: 180206eser04



                                       GERİDE BIRAKTIĞIM KIYI

     Ben her zaman insanoğlunun anlayabileceği kolaylıkta olan ifadelerin nasıl olup da  bir türlü hayatımızın olağan akışının bir parçası olamadığını merak ederim. Söz konusu insanlığın sorunlarını çözmek adına söz almaya geldiğinde adeta dilimize pelesenk ettiğimiz evrensel değerleri, insanlığın neden varoluşlarının bir parçası kabul edip içselleştiremediğini sorgularım.

Okuma alışkanlığı edindiğim ve bunun doğal bir sonucu olarak benim gibi olmayanı görmeye başladığım günden beri gözlemlediğim her sorun, evrensel değerlere evrenin neden sahip çıkmadığı sorusuna açılan bir kapı görevini gördü. İşin yüzleşmeye gönlümün el vermediği korkunç tarafı ise bu kapıları her açtığımda insanın anlaşılmaz kibrinin beni bir sonraki kapı önünde karşılamasıdır. Eğer bir dilek hakkım olsaydı bir bebek masumiyetiyle dünyaya gelen insanın kibirle yolunun ilk nerede kesiştiğini öğrenmek isterdim. Öğreneyim de tam yollarının kesişeceği sırada önlerine atlayıp bu karşılaşmaya engel olayım diye... Çünkü kibir denilen duygu, bir silah kadar tehlikeli olmasının yanı sıra insanın o silahı kendine doğrultması kadar da ahmakçadır aslında. Sana herkesin senin gibi konuştuğu, herkesin senin kutsal saydığın değerlere inandığı bir dünyanın ne kadar güzel ve sorunsuz olduğundan bahseder. Ama senin bu dünyanın daha güzel ve sorunsuz olması için ne yaptığını sorgulamana asla izin vermez. Bu düşüncemi geliştirmemde beni en çok etkileyen yazar Cengiz Aytmatov olmuştur. Çünkü ona göre farklı olmak, göçmen bir kuş olmaya benzer. "Ben Katolik değilim. Ama bu durum benim bu dine içten saygımı hiç de azaltmıyor. Fikrimce kendi öznelliğinin hayranlığı içinde kaskatı kesilmemiş her bir din, çeşitli kuşların uçmasına müsait olan gökyüzü gibi farklı fikirlerin aracısı olabilir. Bu anlamda ben Katolik kilisesi üzerinde uçan göçmen kuş olsaydım mutlu olurdum." der Aytmatov.

            Varlığımızı tanımlamak güçtür. Bizler hangi coğrafyada, ne zaman, hangi koşullar altında doğacağımız konusunda bile fikri alınmamış varlıklarız. Belki de tesadüf eseri kendimizi içinde bulduğumuz topluluğun çıkarlarını diğer tüm topluluklarınkine nazaran üstün görmemiz, bu zayıflığımızı kabul edemeyişimizdendir. Üstelik bunu kabul etmediğimiz gibi doğuştan gelen özelliklerinin hayatlarındaki belirleyici rolüne başkaldırıp kendi kaderini tayin edebilme hakkını savunan insanların karşısına dikiliyor, onların karanlıkta parlayan ışık zerrelerini el birliğiyle söndürüyoruz. Maalesef tarihe dönüp baktığımda insanların bu konuda ne denli başarılı olduklarını görüyorum. Ama şu fikrimde kararlıyım ki karanlığı güne çıkarmak idealiyle parıldamaya başlamış ışık zerresinin güneşe evrilememesinden daha acı bir durum varsa o da buna hiç yeltenmemiş oluşudur. İşte bu yüzdendir ki ben, evrensel değerlerin arkasına saklanan devasa anlamı ve anlayabilme mutluluğuna erişmiş insanların üstünde bıraktığı derin izleri takip eder eder dururum. Bu izler beni gelecek adına o kadar umutlandırıyor ki... Artık soluklanmayı bile  bu yolda giderken uğradığım bir yenilgi olarak görüyorum.

Ben bitmek bilmeyen sorunlar, stresler ve çelişkiler içinde boğulmaya yüz tutmuş ama buna rağmen kaybetmedikleri sevgi ve birlik duygusuna bir can simidi gibi tutunmuş bir ülkenin yaşadıklarına tanık olmuş bir genç olarak kendime bu soruları soruyor, kendimi sürekli bu sorulara cevap ararken yakalıyorum. Bir toprağı ülke yapan onun üzerinde yaşayan insanların kültürleridir. Birbirinden oldukça farklı kültürlere sahip olan insanlarımızı millet yapan, birleştiren tutkal ise insan haklarına verdiği önemin seviyesidir. Yurdunun insanlarını sevdikçe, onlara güvendikçe, kimsenin senin gibi olma zorunluluğu olmadığını kabul ettikçe bu tutkalın bizi daha sıkı birleştirmesi işten bile değildir. Gelecek nesillerimizin de insanlığın bugün yaşadığı sorunlar ile cebelleşmemesi için bir şeyler yapmak isterim. Şimdi insanın yarattığı karanlığın arasından binbir zorlukla sıyrılıp gelmiş bembeyaz bir kâğıt çıkarıp ülkem için hayalini kurduğum geleceğin resmini çizmek istiyorum. Bunun için ilk iş, boyaları hazırlamalıyım. Boyalarım tıpkı Anadolu gibi rengârenk olmalı. Daha sonra umudumun canlılığını ilmek ilmek işlemeliyim bu kâğıda. Kendisine düşen payı hesaplamadan şekerini arkadaşıyla paylaşan çocuklar, hayatlarındaki başlıca hedefleri ülkesini muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak olan gençler, karşısına oturup gözlerinin içine baktığı herhangi bir insanın kendisinden farklı düşünüyor olması gözlerini kinle bürümeyen ve bunu bir zenginlik olarak kabul eden yetişkinler çizmeliyim. İşte tüm bunları çizdikten sonra ancak resme hiç batmayacak bir güneş ekleyebilirim. Kim bilir belki de Nazım'ın Abidin'den istediği resim budur.

    Bir şair der ki: "Kapı ne kadar dar olsa da / Cezam ne kadar ağır olsa da kaderimin efendisi benim, / Ruhumun kaptanı benim." Ve şimdi ben ruhumun kaptanı olma hayaliyle yanıp tutuşuyorum. Bu hayalim gerçekleştiğinde rotamı belirleyip dümenin başına geçeceğim. İyiliğin, sevginin, hoşgörünün, insanı sadece bir canlı olmaktan  ziyade insan yapan değerlerin ufuklarına çevireceğim rotamı. Ayağıma taş bağlayıp beni dibe batırmak isteyen öğrenilmiş çaresizliğimi gözden kaybettiğim kıyıda bırakarak.