..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: piyanist2717
Eser Sıra Numarası: 171227eser01




                                                                          NE KADARI OLUR?

     Tarih boyunca insanlık birçok sorun ile yüzleşmiştir. Bu sorunlar zamandan zamana değişmiştir. İlk çağların en büyük sıkıntısı, hayatta kalmayı başarmaktı fakat er ya da geç insanlık bu sıkıntılarını aşmıştır. Nasıl mı? Araştırarak ve soru sorarak. Hayvanları nasıl öldürebileceklerini düşünürken mızrağı icat etmişler; gecenin soğuğunda donmamak için bir yol aramış, ilk evleri yapmışlar. Hayatta kalan insanoğlu, bu sorun çözülünce başka bir sorun üzerine odaklanmış: iletişim. Kabileler halinde yaşamasına rağmen birbiriyle iletişime geçemeyen insanlık iletişimi nasıl sağlayacaklarını merak etmiş ve sormuşlar: “Nasıl?”. Sonradan bu soruyu dumanla, yazıyla, hiyerogliflerle cevaplamışlar. İnsan meraklı bir varlık, durur mu? Tabi ki hayır. Her sorun yeni sorulara gebe kalmış. Mesela Demokritos, maddelerin nelerden oluştuğunu sormasaydı, oluşur muydu atom kavramı? Ya da Mendeleyev, kilisenin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerin birbirinden farklı olmasının nedenini sormasaydı, atabilir miydi kalıtım biliminin temellerini? Newton elmanın neden düştüğünü sormasa, yerçekimini; insanlar gece ve gündüzün neden oluştuğunu sormasa, takvimi bulabilir miydi?

    Yeni sorunlar eskilerinin yerini alıyorsa; eskinin soruları, şimdinin çözümleri ve yeni sorulara açılan bir kapı ise; şu anın sorunu ne? İnsanlık. İnsanlık artık “insanlık”tan çıkma yolunda hızla ilerlemekte! İşte tüm bunların ardından insanlığı sorgularken kullandığımız “Bu kadarı da olmaz.” sözü geldi aklıma ve bu söz şu soruyu canlandırdı zihnimde: “Ne kadarı olur?”.

   Ağzımızda dolanıp duran bir cümle: “Bu kadarı da olmaz ama!” Haberlerdeki savaş görüntülerini izlerken, biriyle kavga ederken, karşındakini eleştirirken, bir hata sürekli tekrarlandığında; sık sık kullandığımız bu kalıp aslında bizi bazı sorulara götürür:  O kadar kötü olmazsa ne kadar kötü olabilir? Kötülüğün sınırı var mıdır? 

   Peki sen ne kadar kötülük -bilerek ya da bilmeyerek- yapıyorsun? Sen ne denli kötülük yapıyorsun da daha kötüyü eleştiriyorsun? Sen hatalarının sayısını biliyor musun? Bu sorular bizi başka bir soruya daha götürür: Kötülüğün dahası mı vardır? Yanlışın daha yanlışı mı vardır? Ya da dört yanlış bir doğruyu götürüyor mu yaşamda da? 

   Kötülüğün azı çoğu nedir? Bir karıncayı öldürmek küçük bir kötülükken insanı öldürmek büyük bir kötülük mü oluyor? Yerde bulduğun beş lirayı, o parayı kaybeden kişiyi düşünmeden almak küçük kötülük de birinin telefonunu çalmak büyük bir kötülük mü oluyor? Yoksa bu nitelendirmeler sadece kendimizi rahat ve masum hissettirmek için kılıfına uydurduğumuz yakıştırmalar mı?

    Peki ya insanlığın bekası için ne kadar yalan söylüyorsun? İnsanoğlu olarak karşımızdakini eleştirmeye, fikrini çürütmeye yönelik programlanmışız. Bir tartışmaya girdiğimizde gerçekte kim haklı olursa olsun üste çıkmak için yollar arayıp duruyoruz. Bu alışkanlığı da aslında daha küçükken ediniyoruz. “Ama o başlattı!” diyerek içimizde oluşmaya başlayan suçlama ve kendi suçlarını örtme alışkanlığı hayatımızın ileriki yıllarında ciddi boyutlar alarak büyüdükçe büyüyor. Önce aynaya bakmak yerine doğrudan etrafımıza bakıyor, gözlemlediğimiz her olağanüstü durumu eleştiriyoruz.  Bu üste çıkma alışkanlığı da bizi  yalancılığa itiyor ve hırslandırıyor. Karşımızdakini haksız duruma düşürmek için kafamızdan türlü türlü hikayeler, yalanlar uyduruyoruz.    
          
   Yapılan araştırmalarda on dakikalık bir konuşmada insanların yüzde altmışının en az bir kere yalan söyledikleri, çocukların yüzde doksanının ise yalan söylemeye dört yaşında başladığı söyleniyor. Bu yalanların büyük bir kısmı ise bir tartışma sırasında haklı çıkmak, karşımızdakini küçük duruma düşürmek, insanlar üzerinde iyi izlenim bırakmak güdüleriyle söyleniyor.

   Yalancılık güvensizliği getirir. Güven problemine sahip olduğunu söyleyen insanların çoğu, günlük hayatında sık sık yalan söyleyen insanlardır. İletişime geçtikleri insanların onun onlara söylediği gibi yalanlar söyleyeceğinden endişelenirler ve insanlara güvenmemeye başlarlar. Bunda pek de haksız değillerdir çünkü karşısındaki de büyük ihtimalle onun için aynı şeyi söylüyordur, bu yüzden yalanlar söylemeye ve birbirlerine karşı güvensizlik beslemeye başlarlar.

     Kötülük, yersiz eleştiri, yalan, güvensizlik… İnsanlığın son manzarası… Merhametli ve adaletli durumlarda kullandığımız “insancıl” kelimesinin kökeni insanın son durumu… Madem biz insanız, madem düşünme ve karar verme yetisi olan varlıklarız; o zaman şimdi insanlık olarak bir karar vermemiz gerekiyor. Ya “Bu kadarı da olmaz!” deyip tüm hatalarımızın arkasında saklanacağız ya da dört yaşında bir çocuğa bir karıncanın da bir canı olduğunu ve onun da yaşama hakkı olduğunu öğreteceğiz ve kötülükler için kullandığımız “Bu kadarı da olmaz!” kalıbını literatürden sileceğiz