..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: özgür0001
Eser Sıra Numarası: 180213eser06



                                            AZİZ ŞEHRİN KÖR İNSANLARI

     Güneş güne veda ederken, ay geceye yüzünü dönerken ve günler ayları, aylar yılları kovalarken geçen her bir gün yeni sorular takılır insanın aklına. Ve bu sorulardan kaçar insan. Çünkü insanın sorularının cevabı her zaman kendisinde bir zıtlığa sebep olur. Kimse kendi içerisinde çelişmek istemez, onun yerine çoktan hazır bekleyen soruların cevaplarıyla devam ettirirler hayatı. Genç olan bu yaşımda daha şimdiden beliriyor tilkiler kafamda, sürekli zamanla sorular şekilleniyor. Birini kovaladığımda diğeri saniyesinde onun yerine yerleşiyor. Sürekli hayatı sorguluyor ve çevremde olanlara şaşkınlıkla bakıyorum. Zamanla alışırım diye düşünsem de olanlara alışmaktan da korkuyorum insanları gördükçe. Kendimi bu düzensiz düzen içerisinden sıyırmaya ve uzaklaştırmaya çalışıyorum. Gördüğüm ve anlayamadığım insanlardan kaçıyorum; daha çok sorudan daha çok anlamsızlıktan... Ve bir an durduğumdaysa dünyanın tadını çıkarıyorum. Ve diyorum ki gerçekten bu kadar zor mu hayat?

Güzel bir şehrin nankör insanlarını görüyorum çevremde. Doğan güneşle hayatı kararmış gibi davrananlara, gece olunca sanki tüm her şeyden sıyrılarak kurtuluşa erişmiş gibi yaşayanlara bakıyorum... Herkes, durup güneşin eşsiz cazibesini göremeyecek kadar kör ve köle olmuş, bir o kadar da meşgul. Gözlerinin önüne inen perdeleri göremez olmuşlar. Yağan yağmurdan sonra çıkan toprak kokusunu içlerine çekemeyecek kadar vefasız olmuşlar. Hayata ayrılan her vakit sanki hayatlarından çalar olmuş. Gerçekten yaşamaya vakit yok mu? Sanki dünyada onlar için yaşamaya yer yok gibi davranıyor herkes. Onlar bu asil şehrin barbarları: Bu şehre sığamayanlar ama bu şehirde pek yerleri olmadığını bilen insanlar. Onları asla anlayamadım, her zaman bu konuda kendi kendime bir cevap aradım, sanki kimsenin yanıtı tatmin edici değil gibi kimseyi dinlemek de istemedim. Herkesin bir nedeni ve kendisini bu sisteme köle eden bir nedeni bolca vardı. Boş zamanında bile güzel bir şey yapmanın tadını çıkarmak zor geliyordu onlara. Oysa insan güzel bir hayat yaşamak için çalışmalıydı, bu düzen için çalışmak çok anlamsızdı... Zamansa hiç durmadan geçiyordu. Hakikatten zaman hiç durmazken nasıl oluyor da biz durabiliyorduk? Bu kadar fazla mıydı ki zaman?  Bunu fark edince de diyorum ki:Vakit bir türlü geçmiyorken nasıl oluyor da yıllar hayatlar bu kadar çabuk geçiyor? Hayatın bir an kayboluyor gözlerinin önünden. Zaman hepsini ne kadar da çabuk ve acımasızca çekiyor önümüzden... Ne önünde ne de arkasında sağlam bir şeyler bırakıyor. Belki de bu kadar canımızı sıkan zaman değil, bizim ona olan uyumsuzluğumuzdur. Her boş gün hayatımızdan bir kayıp gibi geçip giderken, bu telaşımız defalarca yaptığımız gibi zihnimizin karanlık kuytu köşelerine saklanıyor sonra da orada unutuluyor, hiç kaygısız zamanın değerini bilemeden yaşayıp gidiyoruz. Şöyle dönüp bir geriye baktığımızda ise gördüğümüz o kaygısız kendimiz, kendimizden de öte geliyor. Genç yaşımızı heba ediyoruz sanki zamana. 

Bu genç yaşımda zamanım kafamdaki soruları çözmeye çalışarak gidiyor. Oysa zaman, yaşarken ne kadar sakin ne kadar yavaş geliyor,    arkana dönüp bakarsan anlıyorsun ancak kayıplarını. Vakit geçmiyor, zamansa hiç durmuyor. İnsanı geçmişine bakmaktan korkutuyor, geleceğinden uzaklaştırıyor, biraz da yoruyor... Ama nasıl bir yorgunluk insanı bu  güzel şehrin uğruna yaşamaktan alıkoyabiliyor? Gerçekten çok merak ediyorum nasıl oluyor da aklımızda binlerce soru varken, birinin bile cevabını merak etmeyip yerimizde durabiliyoruz? Oysaki içine çektiği soğukla ciğerleri donan bir çocuk bile hayatına sımsıkı tutunarak kaldırımları evi edinmişken, nasıl oluyor da sıcacık evleri olan insanlar hayattan bu kadar çabuk vazgeçebiliyorlar? Sahil kenarında simit satan ve simitlerini denize girmek için aceleyle bitirmeye çalışan bir çocuk bile yaşama bu kadar sıkı tutunmuşken, biz nasıl oluyor da bu kadar çabuk vazgeçebiliyoruz? Hayat ne zaman bu denli kötü oldu? Ya da şöyle demeli: İnsanlar ne zaman bu denli hoyrat ve kibirli oldu ki hayat onlara yetemeyecek bir hale geldi? Sanki bedenimiz ne kadar ki bu koca dünya bize küçük geliyor? Her şeyden hepimize bolca var. Ve dünya bizim sığamamamıza rağmen bizden çokça büyük… Yediğimiz yemek dökülürse sorun olmazken bir açın karnını doyurmak dünyalar yükü geliyor insana, oysa ondanda bolca var… Çalışmak zor gelirken insana, gidip biraz denizi izlemek daha da ağır bir yük oluyor bir anda; sanki insanın kendine verdiği her ödül eziyetten de ağır gibi. Oysa hayattan da bolca var ve bu bolluk insanlar elinde olan imkânlara rağmen nankörlük etsinler diye değil. Buna bir türlü anlam veremiyorum işte bu genç yaşımda. Biz buna rağmen hala neyi göremiyoruz? Neyi yaşayamıyoruz? Ve bu kadar çok şey isterken neden savaşmak için hala bir hazırlığa başlamıyoruz?

Belki de bir kitaptan koptuk geldik hepimiz;en hüzünlü, en umutsuz mısralarında yaşıyorduk bundan yıllar önce. Yine bir çare bulamıyorduk kafamızdaki sorulara.  Sakince köşemize çekiliyor söylene söylene bu aziz şehre ihanet ediyorduk. Bu güzel şehre ayak uyduramıyor, sanki tüm suç onda gibi davranıyorduk: herkese güzelliklerini bize köleliğini sunuyordu sanıyorduk. Kör ediyorduk gözlerimizi mutluluğa. Peki, cidden ben mi anlamıyorum yoksa zor mu yaşamak? Cidden değer mi tüm bu vefasızlıklara ve acımasızlıklara? Üzmeye sıkmaya değer mi ki cidden can, zaman bu kadar hızlı geçiyorken? Ve sanki bir gün öncesi beş dakika öncesi gibi imişken değer mi zamanı umarsızca kullanmaya?  Bu yaşımda en çok gecenin gündüzün, bu güzel şehrin değerini bilmeyen; acımasız, vefasız, umursamaz, barbar ve kör olan insanları anlayamadım, en çok onlara küstüm sonra. Ayın asil duruşunu, güneşin şefkatli sıcak kollarını bir tek ben mi görüyordum yoksa? Yoksa iyiliğimi layık göremiyordu kimse kendine?  Neydi bizlerdeki bu kötümser ve kendini aşağılayan tavır? İnsan savaşmazsa ve sadece suç bulursa ulaşabilir mi ki amacına? Sadece konuşarak ulaşılır mı mutluluğa? Çabasız yaşayamaz insan… Bulutlar çekilmezse güneşin önünden aydınlanamaz bu aziz şehir ve savaşmazsa insan amacı uğruna, ancak şehrin karanlık tarafını görebilir...