..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: mercek2000
Eser Sıra Numarası: 180216eser18



                                       KİRLİ MERCEKLERİN ARDINDA

          Puslu düşünceler arasından çıkmaya çalıştıkça daha da derine batıyorum. Batmaktan nasıl kurtulacağım? Gökyüzünün mavi rengine ne zaman ulaşacağım? Çukurlardan yükselmeye çalıştıkça düşüncelerimin ağırlığı altında eziliyorum. Ne zaman “Bırak artık düşünme, irdeleme bu konuları.” dedikçe hayat; her anında karşıma çıkarıyor meçhul, içimi kemiren küflü düşünceleri. Kimi zaman bir akşamüstü televizyon programında kimi zaman test çözerken kimi zaman da edebiyat öğretmenimiz ders anlatırken…

  Düşünceler mi beni kovalar yoksa ben mi onları kovalarım bilmem ama halk arasında ‘’Kaçan kovalanır.’’ deyimi gelir aklıma. Düşüncelerim sağ olsunlar bu yaşıma kadar beni yalnız bırakmadılar. Bir yandan uçurtmanın ipinin elimden kayıp gitmesi gibi zihnimden düşüncelerimin uzaklaşmasını istiyorum. Boş bir levha olup kendimi yontmak istiyorum. Bu sefer de çıkmaz sokağa sapıyorum. Boş bir levha olsam, hayatın bana getirdiklerinden vazgeçeceğim veyahut hayatın benden götürdüğü değerlerden. Aslında götürdüklerinden bir şey kaybeder miyim? Zaten kaybetmişim, sahip olmadığım bir şeyi nasıl tekrar kaybedebilirim ki? Kafam yine çok karışık. Şimdi ben, hayatın benden götürdüklerinin peşinden mi koşmalıyım yoksa hayatın bana sunduklarının peşine takılıp benden götürdüklerini görmezlikten mi gelmeliyim? Kazançlar ve kaybedişler arasındaki ince çizgiyi belirleyemiyorum. Hangi etkenleri göz önünde bulundurarak nasıl bir yol ayrımı yapmam gerekiyor? 

    Her yeni günle birlikte hayatımızda yeni bir sayfa açılır. Sorumluluklarımız için yollara düşeriz. Karşımıza çıkan taşa takılıp tökezlesek de yola devam etmek gerekir çünkü herkesin farklı bir beklentisini karşılamak zorunda olduğumuz gerçeği gelir aklımıza. Önümüzdeki büyük sınav gittikçe yaklaşmaktadır. Ya eleniriz ya da yerleştiğimiz üniversiteyle hayatımız bilemeyeceğimiz şekillerde yeniden evrilir. İnsanlığa faydalı olabilme düşüncesiyle uykudan, arkadaşlardan, çok sevdiğin gezilerden fedakarlık etmek zorundasındır. Her şeye mutluluğu yakalayacağını düşündüğün meslek için katlanırsın. Bazen karşına sevmediğin, sevmeyeceğini düşüğün derslerin engelleri çıksa bile aşmak zorunda kalırsın.   
           
Hayatın benden götürdüklerinin peşinden gitsem, kara bulutların arasından çıkan güneşi göremeyeceğim. Solmuş çiçeklerimin arasından çıkan filizleri fark edemeyeceğim. Ağaçların sonbaharda veda ettikleri örtüye tekrar kavuştuklarını göremeyeceğim. Belki de ağaçlar; bizlerin hissedemeyeceği bir şekilde mevsimlerin onlardan çaldıkları yaprakların takibine takıldıkları için kayıpları onlara bahşedildi.
           
Diğer bir pencereden farklı ufuklara bakarsak, hayatın bize sunduklarına odaklansak bizden götürdüklerinden ders çıkaramayacağız. Kıymet bilemeyeceğiz. Sevdiklerimize olan vefa borcunu ödeyemeyeceğiz. Çıkarcı, bencil, vicdanları kararmış varlıklar olarak ortada kalıp her şeyden yoksun bir şekilde hayatlarımızı sürdürüyor olacağız.
          
 Matruşka bebekler gibi bir bir sorular gün yüzüne çıkıyor. Hayat, otobüste sağ tarafı izlerken sol tarafın kaybı gibi elimden gidiyor. Ya ben otobüse binmeyecektim ya da hayatın elimden kayıp gidişini izleyecektim.
          
 Belki de kaybedişlerimiz kazandıklarımızdır. Her bir kaybediş bir hazine kutusunun anahtarını taşıyordur. Süslü umut cümlelerinden ibaret öyle değil mi?
          
 Hayatın bana sunduklarına sıkı sıkı sarılıp benimsemesem onları da kaybedeceğim. Bu kaybedişiler silsilesi bir çocuğun annesinin etrafında dolanıp durduğu gibi dönüp duracak.
           
Gemimiz var fakat rotamız kırık. Tüketim nehrinin içinde nereye gideceğimizi bilmeden soğuk sularda doyumsuz, hiçbir şeyden hoşnut olmayan bireyler olarak sürükleniyoruz. Işığımız sönük. Dünyadan tat alamıyoruz. Özendik, özendirildik. Yeri geldi kendi benliğimizi ayaklar altına aldık, ona sahip çıkamadık. Yeri geldi kurumuş papatyalarımızı “oluyor, olmuyor” diye heba ettik. Yeri geldi hep dahasını istedik. Daha iyi bir üniversite daha iyi bir iş, meslek, hayat ve niceleri… Hırslarımızın köleleri olduk. Karanlıklar içinde debelenip duruyoruz ve zaman geçiyor.  Zaman geçti paylaşmayı, yara sarmayı unuttuk. Sevdiklerimizi, ailemizi, komşularımızı, düşünmeyi unuttuk. Önce ihtiyaçlarımızın öncelikleri değişti sonra alışkanlıklarımız sonra da düşünme açımız ve kalbimiz.
           
Aristo’nun ‘’dört element kavramı’’na sığdırılmışım gibi hissediyorum. Sanki bir kafesin içindeyim, karşımda küçük bir ayna. Aynaya bakıyorum ve aniden bir tartışma kıvılcım gibi her yeri sarıyor. Yansıma bana karşı cephe kurmuş. Ben kendimle tartışmıyorum. Düşüncelerime karşı antikor oluşturmuş gibiyim. Zaten düşüncelerim, dediğim gibi beni yalnız bırakmadıkları gibi benim tarafımda da olmadılar. Epey yaşlanmışım.
           
    Onlara karşı güç yetiremiyorum çünkü arı sürüsü gibiler. Her taraftan saldırıyorlar. Onlarla çatışmaktan yoruluyorum, düşüncelerimi susturamıyorum ve çekip giden taraf ben oluyorum. Derdim büyükmüş, çaresi zormuş diyor insanlar benim için. Çeşitli problemlerim varmış. Kalbim sakatmış, ruhum desen uçup duruyormuş. Oysaki sadece kar zarar problemlerinde sıkıntı yaşıyordum. Cevaplarını bulamadığım her bir soru alnımda izlerini taşıyor. Aylar geçiyor, bulutlar birbirini kovalıyor ve sonucuna varamadığım soruların benim sonumu hazırladığını çok geç fark ediyorum. Boynuma dolanmış ipler daha da sıklaşıyor. Son duyduğum şey düşüncelerimin kahkahaları ve gittikçe sesler duyulmaz hale geliyor.