..




“Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.”


Yazar Rumuzu: mavi5300
Eser Sıra Numarası: 180213eser05



                                                     BOŞLUĞUN ÇAĞRISI

    Bir üstgeçitten geçerken ve eğer tek başımaysam, kulaklıklarım kulağımda ise yaşıyor hissederim. Bu hissiyatın yanı sıra aklıma şu soru takılır ”İnsanlar ne zaman yaşadığını hisseder? Bahsettiğim yaşama hissi nefes almak değil. Gerçekten yaşıyor hissetmekten bahsediyorum.

Mesela ben tüm akrabalarım, ki bayağı bir kalabalıktan bahsediyorum, buluşup oturduğumuzda babamın bana gülümsediği anlarda yaşıyor gibi hissederim. Babamın aşk dolu gözleri gözlerime değince öyle dolarım ki bu “yaşıyor gibi” dediğim hissiyatla, taşarım!
Uzun bir yolculukta ülkenin hali tartışılırken, açık camdan esen rüzgarın saç diplerimde bıraktığı o tatlı his ve tüm tartışmayı susturan doğanın sesini dinlediğimde de “yaşıyor gibi” hissederim ben.

Mesela Karadeniz’in yağmur sonrası hırçın denizine en yakın yerde, sahilinde, yürürken ve etrafım insanlarla doluyken kulağımda enfes bir şarkı bana eşlik ediyorken zihnimde ”İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım,” dizesi okunurken defalarca, kafamı göğe kaldırdığımda “yaşıyor gibi” hissederim. Hem de iliklerime kadar. İnsanların bakışlarına aldırmadan, onlara yeri gelince çarparak geçerken yanlarından sanki tek başımaymışım gibi yaşarım bu anı. Benim en önemli anlarımdan biridir bu muhakkak.

Son olarak, ben bir de en çok yüksek bir yerden aşağıya doğru baktığımda hissederim “yaşıyor gibi,”. İçim atlama isteğiyle bile dolar bazen, sebepsiz. Fransızlar bu duruma bir ad bile bulmuşlar “l’appel du vide” Yani bizim dilimize çevirmek istersek, boşluğun çağrısı anlamına geliyor. Hani bazen “buradan atlasam ne olur?” diye düşünürsünüz veya trafikte karşı şeride geçme dürtüsüyle dolarsınız ya, onun gibi bir şey. İşte ben bazen böyle anlarda “yaşıyor gibi” hissederim.

Ama benim merak ettiğim hiçbir zaman dört paragraftır anlattığım şey değildi. Ben “yaşıyor gibi” değil, ben “yaşıyor” hissetmeyi merak ediyordum deliler gibi.
İnsan gerçekten ne zaman yaşıyor hisseder diye oturup düşündüm. Çocuğunu ilk defa gördüğünde mi? Yoksa ilk kez tek başına, kendi evine çıktığında mı? Yoksa aşık olduğunda mı? İlk defa ameliyat olduğunda? Öldüğünde?

İnsan ölürken, yaşıyor hisseder miydi? Olabilir miydi? Bunu hiçbir zaman bilemeyecektim. Düşününce çok dramatikti aslında. Ölüyordunuz ve eğer doğruysa hayatınız film şeridi gibi önünüzden geçiyordu ve tam o an “yaşadım” diyordunuz. Siyah ekran. Bir yaşamın sonu, gururla sundu.

Bunu gerçekten uzun zaman düşündüm. Bu soruya uzun zaman kafayı taktım. Hatta hala aklıma geldikçe düşünüyorum. Ama bir türlü net bir şeyler söyleyemiyorum. Sadece ihtimaller çoğaltıyorum.

Mesela Vincent Van Gogh, yaşarken değeri bilinen bir ressam değilken öldüğünde modernizmin öncüsü olarak tüm dünyada tanınmış bir ressam. Bu bilgiyi vermemin nedeni şu, Vincent nefes alırken “yaşıyor,” hissetmemiş bir adamken öldükten sonra “yaşamış” birisi. Ne garip! Demek ki bazılarımız öldükten sonra yaşıyor. Bazen eserleriyle, bazen yaptığı savaşlarla, bazense eski püskü fotoğraflarda.

Bir keresinde bir gezginin yazılarını paylaştığı bir platformda, rastgele bir yazısını okurken sorumun cevabını bulmuştum. Şaşkınlık dolu bir andı benim için. Adama göre otuz küsür yıllık hayatı bomboş geçmişti ve kendini Dünya’nın bir ucunda cebinde bir kuruşu bile yokken, etrafındaki insanlar dilini anlamazken yaşıyor hissetmişti. Anlattığına göre yolun kenarına oturmuş, sigarasını yakmış ve ”Ye iç eğlen, çok kısa ömrüm. Sev çünkü sevmek en kolay,” diye şarkısını mırıldanırken “yaşıyor” hissetmişti.

Yazıyı okuduktan sonra, düşününce ve bir süreliğine adamın yerinde hayal edince kendinizi siz de yaşama hissiyatıyla doluyorsunuz. Dilinizi bilen insanlar yok, mırıldandığınız şarkıyı duysalar bile anlamayacaklar ama siz mırıldanmaktan vazgeçmiyorsunuz. Bağırıyorsunuz hatta. Çünkü ”kimseyi incitmeden, kırmadan tek bir kalbi, yaşamak elbet en güzeli!”
Sonra bambaşka bir insanın bir cümlesinde rastladım o yaşama hissiyatına. Şöyle diyordu genç yaşta evden kaçmış, hayata atılmış ve ağzı süt kokan yaşlarında anne olmuş bir ablamız ”Gençtim. Kanım deli akıyordu. Yaşım dolayısıyla dünya benim etrafımda dönüyordu. Hatalarım da benimdi, doğrularım da! Kime neydi! Ama öyle değildi. Gençtim ve sevdim. Sonra sevdiğim insanla o deli akan kanın heyecanı ve bilinçsizliğiyle bir münasebetim oldu” utanıyor biraz bu cümleden sonra ama devam ediyor ”Ailem istemedi beni. Utandılar benden. Kürtaj tek seçenekti onlara göre. Daha bir iki aydır içimde yeşeren bu tohuma veda etmek istemiyordum.”

“Ben de evden kaçtım” diyor suratında buruk bir gülümsemeyle. “Evden kaçtım ve kendimi sokaklarda buldum. Hayatları nasıl diye merak ettiğim o sokak insanlarıyla hemdert oldum. Hayat ya! Umudumu çok defa kaybettim ve çok defa bitsin istedim yaşamım. İntiharlara gülümsediğim zamanlar oldu ama karnımdaki o küçücük can “Daha dur ”dedi. Durdum. Böyle böyle geçti aylar ve o küçücük can karnımdan çıkıp kollarıma verildi.”
Duruyor, gözlerinden akan yaşları siliyor elinin tersiyle. Kocaman gülümsüyor ”Kollarıma verildiği an kalbime kadar titredim. Sonra emzirmem gerektiğini söyleyen hemşireleri zar zor duyarken onların bebeği doğru pozisyona sokuşlarını gördüm yaşlı gözlerle. Ve işte o an, dokuz ay karnımda yaşayan bana her kötü anda “Daha dur” diyen küçük canlı o küçücük ellerinden bir tanesini mememe yerleştirdiğinde, hayat nedir bilmezken benim varlığımı hissetmek için yaptığı o hareketle bana şu cümleleri söyletti “Yaşıyorum, yaşıyorum, çok şükür!”

O an şu kanıya vardım, milyonlarca insan milyonlarca “yaşıyorum,” dediğim an demekti. Hepsini bilemezdim elbet. Ama bildiklerim benim için kocaman bir hazineydi. İnsanın ne zaman “yaşıyor” hissedeceği belli olmuyordu, evet. Ki bu sorunun cevabını ararken şunu da fark ettim, bazı insanlar sadece bu his ve o an için yaşıyordu. O anı kovalıyorlardı her anlarında. Ben de onlardan biriydim.

Sonra yaşadığım anı buldum. Evet, buldum. En azından 18 yıllık ömrümde şu anlık buldum diyebiliriz. Ben sağ elimin orta parmağındaki nasıra dokundukça hissediyorum yaşadığımı. Çünkü elime kalemi aldığım her an ve o kalemle yazdığım her satırda var oluyorum ben. Ben bu evrende cümlelerimle iz bırakmak için çabalarken, yazdığım satırları her defasında silip daha iyisini yazmaya çalıştığımda hissediyorum yaşamayı. O nasır ise bunların en büyük kanıtı, en büyük imzası vücudumda.

Yani uzun lafın kısası, benim yaşadığım anların hepsi kelimelerle dünyaya savaş açtığım anlar. Kendi çapında küçük bir savaş bu belki ama, daha dur! Şimdilik küçük ama kim bilir belki de yıllar sonra kocaman bir zafer olacak. Kimse bilemez. Belki de Van Gogh gibi öldükten sonra yaşarım kitap raflarında. Zaten bu yuvarlak gezegende, üç günlük ömrümde tek amacım da budur benim. Yazdıklarımla anılmak, yazdıklarımla var olmak.
O eski şarkının da kulaklarımıza fısıldadığı gibi ”Dünyaya geldik bir kere, kavgayı unut bu şarkımı söyle.” Tüm mesela bu aslında, kavgayı boş vermek ve nefretten uzak durmak da “yaşamak”

Ve bir diğer şarkının seslendiği gibi “Boş vermişim, boş vermişim, boş vermişim dünyaya! Ağlamak istemiyorsan sen de boş ver dünyayı.” Çünkü yaşamak istiyorsan, yaşamı kovalıyorsan boş ver dünyayı.

Hem ne demiş 1973 yılından bir şarkı ”Dünya dönüyor sen ne dersen de, yıllar geçiyor fark etmesen de!” O zaman yaşadığını hisset!