..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: lamekan2018
Eser Sıra Numarası: 180217eser53




                                        SORU: İnsanlık nerede yaşar?

      Düşünceler kâğıtların başında birbiriyle yarış veriyorlardı: “Yazılmamış her düşünce unutulmanın ölümcüllüğüyle karşı karşıya kalırdı. Zaten ölüm dediğimizde tam da bu değil midir? Ben ölümün dünya üzerinde bir insanın adı son kez anıldığında gerçekleştiğine inanlardanım. Ama bunu pek de düşünerek yaşadığım söylenemez. Yaşam aslında ölümün gölgesi ama hangi insan yaşamına bu şekilde bakıyor ki?” Yaşamak zaten insanlar tarafından önemsenmiyor bu günlerde. Sağlıklarını yitirmedikçe ölümün soğukluğunu hissetmiyorlar.  Bizler için daha önemli şeyler var. Mesela maddi şeyler. Şimdi ben maneviyata daha çok önem veriyorum diyenleriniz olacaktır. İsteseniz de istemeseniz de maddi şeyler manevi şeylerin bir şekilde her daim önüne geçmeyi başarıyor. Paraya önem versek ya da vermesek de ona muhtaç olmamız için tasarlanan bir dünyada yaşıyoruz. Ve asıl sormak istediğim soruyu galiba böylece bulmuş oluyorum ya da seçmiş oluyorum demek daha doğru olacak. Çünkü aklımda hepimizin olduğu gibi sürekli sorular dolanıyor ve ikiye ayrılıyorlar. İnsanla insanlığın birbirinden ayırıldığı bir çağda yaşamak, beni de buna mecbur bırakıyor. Aklım karar veremeyince bir şeye kalbime düşüyor iş ve vicdanım üstleniyor görevi. Aklımdaki sorular ve aklımın vicdanımın ışığında bulduğu sorular şeklinde birbirinden ayrılmış bir halde buluyorum onları. Ben ikincisinin içinde bulunan bir sorudan bahsetmek istiyorum. Çünkü içimde hep “İnsanlar neden böyleler?” diye merak eden bir ses var. Nasıl bir çağda yaşıyoruz, nasıl bir çağ ki insanlar neden insan değiller? Hangi müzenin vitrini ardında, nesli tükenenler arasında duruyor kalpleri? Vitrinin kenarında bir açıklama duruyor: “İnsanlar gerçekten insanken en hayati organlarından biriydi, köreldi.” diye bir takım ses yankılanmaları dolanıyor vicdan koridorlarında. Evet, seslerin ufalarak yok olması gibi kısa sürede kaybolan ve onların boş duvarlara çarptığında oluşması gibi boş bir vicdana ait olan bir yerde. Şimdilerde sadece sesine aşina olmamızın nedeni kim bilir  budur belki de. Farkı öğrenmemizin tek yolu içini doldurmak, o zaman geçici bir sesten fazlası olur ve akıl merhametle çalışarak bu sesleri eylemlere dönüştürür. Ama maalesef aklımız bunu duyamayacak kadar dolu, orası bir takım kaygılarla kaplı hep, vicdanımın ışığından bakınca görüyorum. Zihin her an kaygılı ve bu kaygılar her yanını sarmış, kaygılara hapsolmuş halde bulunuyor insan. Hiçbir vicdani soru insanın kendisine ve en çokta geleceğine ait kaygılarından yer bulamıyor bile. Vicdanımızı çok nadiren çalıştırıyoruz, hep gazete sayfalarının arasında ve spikerlerin dilleriyle, kameranın çektiği üç beş görüntünün yansıtıldığı ekranlarda kalıyor vahşetler.

İnsanlık nerede? Çocukların dokunulmamış şekil almamış yüreklerinde. Şehirlerde koşturmanın ve yaşamı unutup sadece çalışmak ve para kazanmanın bir anlamı olmadığını hatırlat bize sen çocuk. Boyalarını al tüm griliği boya yeşil ve mavilerle, onlar dünyanın yaşam renkleri değil mi? Sen gelirsen belki bir şeyler değişir. İçinizdeki karanlığa parıltılı yıldızlar çizilir ve içimizdeki sonsuz boşluğu doldurmuş oluruz. Senin yıldızların insanlığın umut ışıkları. Merhamet dolu kalbin, insanlığın güneşi olabilecek kadar güçlü biliyorum. Tüm yeşillikler bir gün bitecek, tüm sular kuruyup gidecek. İnsanlar bunu biliyorlar ama göz yumuyorlar, anlıyorsun ya insanlığa muhtaç dünya. “İnsanlığımıza bizi yeniden ne kavuşturabilir” diyordum ya. İşte şimdi benim sorumun cevabında sen bulunuyorsun. Pelerinini tak ve gel taşıdığın merhamet dolu kalbi hatırlat, sen insanlığımızın kahramanı ol. Dönersen söz veriyorum pelerinine yıldızlar çizeceğim. Dönersen ben aynaya baktığımda bir bedenden fazlası olabileceğim. Dönersen ben gerçek bir insan olabileceğim.