..




“Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.”


Yazar Rumuzu:lal-ü ebkem2525
Eser Sıra Numarası: 180212eser03



                                 KOMPLEKS YERYÜZÜNÜN BASİT SORGUSU

     Dünyaya gelmeden önce nelere ağlayacağımızı, nelere güleceğimizi, kimler uğruna neleri feda edeceğimizi bize izletmiş olsalardı; yine de buraya gelmek, gösterilenleri yaşamak ister miydik? Birtakım sorularımız olurdu elbet; neden böyle yapacağım, neden öyle bağıracağım, neden şu kısımda durduk yere gülümsüyorum? Yalnızca tek bir gülümsemenin bile ardında karmaşık ruhumuzun belki de hiç çözemeyeceğimiz sebepleri ardı ardına sıralanırken bunlara net bir cevap verilemezdi. Bu yüzden gelmek ve sebebini bizzat kendimiz hissederek öğrenmek isterdik. İnsan, hissettiklerinin kaçınılmaz sonucunda düşünme mecburiyetinin ortasına düşen tek canlıdır.
             
Aslında biz, soru sormaya can atan varlıklarız. Fakat zamanla sorduklarımızın cevabını alamadıkça, doğru bildiklerimiz yanlış çıktıkça, birileri bizi susturdukça soru sormaktan vazgeçiyoruz. Çürüyen meyveler gibi, işlemeyen saatler gibi kaybediyoruz değerimizi. Öyle bir yeryüzünün içindeyiz ki, soru sormadan yaşarsak her gün yerinde dikilen bir ağaçtan farkımız kalmayacak.
             
Nereye, ne ile gidiyoruz? Gittiğimiz yerin anlamını biliyor muyuz? İçine doğduğumuz dünyaya iyi bir şeyler katmak istiyor muyuz? Katmak istiyorsak neden duruyoruz? Her gün planlar kurup, yeni kararlar alıp ertesi günü unutmamızın sebebi ne? İçimizde bir gün her şeyi yapacak cesareti ve isteği bulurken bir başka gün neden kabuğumuza çekiliyoruz? Bizi durduran şeyin ne olduğunu hiç mi merak etmiyoruz? Hayallerimizin, hedeflerimizin, arzularımızın yıllar geçtikçe şartlara yenilmesine neden izin veriyoruz? Şartları yenmek için bir kurtarıcı mı bekliyoruz, tek kurtarıcının kendi inancımız olduğunu göremeden?
      
Farkında olmamayı seçenler var. Bu dünyadan sadece yaşamsal faaliyetlerini yaparak geçip toprakla birleşenler var. Onları bu seçeneğe sürükleyen ne? İnsan hiç sevmeden, cesur olmaya mecbur kalmadan, heyecanlanmadan, öfkelenmeden yaşayabilir mi? Arzularına aklında bile yenik düşmeyenler var mıdır? Yoktur çünkü insanız, ne kadar güçlü olursak olalım tek bir kelimeye yenik düşecek kadar savunmasız aklımız.
      
Hepimiz sorgulanması gereken bir sistemin çarklarıyız. Durmadan dönüyoruz, kimse neredeyim, ne için, kimin için dönüyorum diye durup da sormuyor. Ancak kendi sonunu getirecekse ya da kendisini tehlike altına alıyorsa fark ediyor. Bencil olmanın elinde sonunda kendilerine vuracağını göremiyorlar mı? Başkasını düşünmekten neden korkuyorlar? Yalnızca tek bir insanda yaşadıkları hayal kırıklığını neden tüm insanlığa mal ediyorlar? Her insanın farklı olduğunu kabul etmek bu denli zor mu?
      
Doğan ve doğacak olan her insan farklıdır. Bu sadece parmak iziyle ilgili değildir; bu bir insanın tüm geçmişine, yaşadığı en ufak olaya kadar dayanır. Öyleyse insanlar kendisinden farklı olanı neden yargılar? Kişinin başına gelenlerle birikmiş olan öfkesi mi, topluma karışma ihtiyacı mı yoksa dışlanma korkusu mudur bunun altında yatan? Sırf kendisi gibi düşünmüyor, yaşamıyor diye can alan birinin öfkesinin kaynağı ne? Bu kaynağı bulmak ve değiştirmek yerine, öylece bir sonraki öldürülecekleri bekliyorlar. Kendisi gibi insan olanı ve aynı haklarla doğanı kabul etmek böylesine zor olmamalı. Günümüzde gerçekleşen suçların çoğu ya da neredeyse hepsi, kendisine uygun olmayanı kabullenememekten kaynaklanıyor. Geçmişlerindeki şeylerin acısını mı çıkarmaya çalışıyorlar yoksa ulaşmak istedikleri yerlere başka nasıl ulaşacaklarını mı bilmiyorlar?
     
 Dışarıda yürürken biri yanımızdan dans ederek geçerse neden normalin dışındaymış gibi bakıyoruz ona? Dans ederek yürümek neden normal olmasın? Üstelik “normal olmak” nedir ki “kendi gibi” olmak varken? Kalıplara öyle alışmışız, bize alıştırılan içimize öyle bir yerleşmiş ki bunun dışına çıkmak cesaret ister hale geliyor. İçimizden geldiği gibi davranmak için cesur olmak mı zorundayız? Ne uğruna vazgeçiyoruz kendimiz olmaktan? “Olması gereken” adı altında toplanan ve çoğunluğun dışlanmaktan korkarak uyduğu yargılar her yanımıza ölümcül bir hastalığın yayıldığı gibi yayılıyor. Kimse tedavi olmak istemiyor, kimse uyanmak istemiyor, gözünü açmak yanlış bir şeymiş gibi…
     
     Sokrates’in de dediği gibi: “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.” Eğer bir şeyleri anlamlı kılmak istiyorsak harekete geçmek anlamsızlığını kaybetmelidir. Çünkü insan bu dünyayı ve süregelen yaşayışın yönünü değiştirebilecek tek canlıdır. İçinde var olan gücü keşfetmeli ve inandıkları uğruna kendi yolundan yürümelidir, başkalarının dayattığı kalıpların yolundan değil. Yaşadıkça karşımıza sorduğumuz soruların cevabı çıkacaktır, belki de ömrümüzün sonuna kadar bir sorunun peşinde koşacağızdır; ancak günümüz şartlarında asıl soru, neden yeterince soru sormadığımızdır.