..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: karahindiba1317
Eser Sıra Numarası: 180216eser71




                                                 PERİ TOZUNDAN SORULAR

       Soru işaretleri süzülüyor düşlerimin etrafında. Her araba yolculuğunda bana göz kırpan bulutlar, sorularıma cevap veremiyor. Aklım tüm bu sorularla hem yorgun düşüyor hem de dinç kalıyor, hiçbir güç onu soruların peşinde koşturmaktan vazgeçiremiyor.
                
Her şey bir simülasyondan mı ibaretti? Ben, ne kadar kendime aittim? Tüm bu duygu, düşünce ve yaşanmışlıklarımla varoluş sebebim arasında nasıl bir ilişki vardı?
                 
Aklımda zamanla dalga dalga yayılmaya, seslerini iyice yükseltmeye başlayan sorular gerçekliğimle beraber kaybolup gidiyor. Gözlerimi açtığım her sabah, gece yarısına ulaştığımda gün içinde aklıma yerleşen, bolca kakofoniye bulaşmış düşüncelere davetiye çıkarıyor. Hayatımın bölümlerine vereceğim başlıkları planlamaktan şu anı hissedemeyip sorularımı da cevapsız bırakıyorum.
                
Olacağım kişi üzerine pek çok hayal kurardım, ta ki bana bir ayna sunulana kadar. İşte o andan itibaren tüm sorularımı çuvallara tıkıştırıp kaçmaya başladım. Aynaya teslim olmaya yüzüm yoktu, ondan kaçabilecek deli cesaretine de sahiptim. Çünkü bana tek çözüm yolu bu olabilir gibi gelmişti.
                
Bu  yol aslında çoğumuzun yakalamak için çırpındığı bir can simidi değil mi? Hem aynalarımızdan kaçıp hem de bizleri aynalarıyla belli kalıplara sokmaya çalışan ellerin onayına ihtiyaç duyduğumuz sürece kime, neyi kanıtlayabiliriz? Böyle yaparak sadece aklımızdaki sorularla etrafımızı kuşatıp kendi hücremizi yaratmış oluyoruz, farkında değiliz.
                
Biz insanlar sahiden ilginç canlılarız. Her şeyin daha fazlasını ister, karşılığındaysa daha az hissederiz. Varlığımızın en kusursuz biçimi olduğumuzu bir türlü göremeyiz. Başkası olmak ya da başkalarıyla beraber var olmaktır en büyük arzumuz. Kalabalıklar içinde yalnız olmak, bizi hep başkalarının etrafında sorularımızın cevaplarını bulabileceğimize inandırır. Bu şekilde yalnızlığımızın ekosunu bastırabileceğimizi düşünürüz. Zamanla kimilerimiz körleşmeye başlar, inançları uğruna kimliklerini teslim eder.
               
 Aklımız o kadar bambaşka düşünceler ile dolu ki şu anın büyülü gerçekliğine ulaşamıyoruz, peri tozunu göremiyoruz. Hissettiklerimizi sahiplenmekte zorlanıyoruz, gördüklerimize karşı duyarsızlaşmaya başlıyoruz ve bunlar hakkında sorularımızdan korkuyoruz. Başımız eğik, omzumuz düşük, duygularımız paslanmış… Etrafımızda bize ulaşmaya çalışan kuşların neşeli türküleri, rüzgarın yapraklarla yaptığı valslar, yakamozun kaçamak bakışları… Nasılsa bunların farkına varmamız için bizi içeren bir facia yaşanması gerek, değil mi?
                
 Şanslı kalemlerimiz olur, onları kaybettiğimizde bir daha şansın yüzümüze gülmeyeceğini düşünürüz. Birini severiz, onu yitirdiğimizde onunla geçirdiğimiz anların adil olmadığına dair iç sesimizle tartışmaya başlarız. Keşkelerle başımızı ağrıtırız.
                
Anlayacağınız duygularımızdan da kaçmaya meyilliyiz. Mesela ağlamak yerine etrafa saldırmak daha güçlü gösterir ya bizleri! Bir nevi duygu ve düşüncelerimizin büyük bir kısmını televizyona sığdırmaya çalışırız ama kumanda bir türlü elimize geçmez. İplerinin ne zaman kesileceğinden habersiz kuklalar gibiyiz bu yolda.
             
 En son ne zaman gün doğumuna şahit oldunuz? En son ne zaman gecenin kadife karanlığında Ay’ın sizi takip eden usta bir dedektif olduğunu sandınız? Bu soruların cevabı kısa süreli bir sessizlikten ibaretse hiç canınızı sıkmayın, sizlere zevkle eşlik edecek çokça kaçağımız var.
                
Aynalarımızdan kaçarken aklımızdaki sorulara cevap aramak yerine onlara anlam yüklemeye, onları daha da karmaşık bir hale çevirmeye başlıyoruz, yüzeyselliğimizde boğuluyoruz. Biz aynalarımızı bir türlü sevemiyoruz çünkü onlar sık sık anıp selam veremediğimiz eski dostlarımız. Haliyle yaşamlarımız da bir süre sonra simülasyona dönüşüyor çünkü çoğumuz kendimizi gerçekleştirmek yerine olan biteni uzaktan izleyen platonik aşıklarız.
               
 En başından beri varlığımızı kanıtlamak için bir izne muhtaç gibi davrandık. Başkalarının el fenerine, ne yapacağımızı söylemesine ihtiyaç duyduk. Aynı zamanda içten içe utanmadan kaşif muamelesi yaptık kendimize. Pes etmeye yaklaştıkça her şeyin cevabını bildiğimize inandık, sorgulamaktan kaçtık. Evet, aynalarımızdan da kaçtık. Benliğimizi yalnızca et ve kemikten ibaretmişçesine daha büyük yüzükler, daha parlak kıyafetler ve daha uyumlu bir kimlik elde edebilmek için kalıplara sokup durduk. İçimizdeki karmaşayı  somut şeylerle yatıştırmayı umduk. Ara sıra bizlere kim olduğumuzu, ne sorduğumuzu hatırlattı kaybın ardından kapımızı çalan kısa ömürlü farkındalığımız.
                
Çok soru sorduk, başta kelimelerle ifade edemeyeceğimizi düşünüp kaçtık sorulardan. Cevaplara ulaşmak için yolculuğa çıkmaksa son seçeneğimizdi. Başka çaremiz kalmadı, cevapları aramaya başladık.
                
      Şimdi bu yolculuğun neresindeyiz? Yolculuğumuz ömür boyu sürecek mi yoksa bitiş noktası başlangıçtan daha mı yakında? Sonunda her şey yolunda dediğimizde iş işten geçmiş olacak mı?