..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: kalem1999
Eser Sıra Numarası: 180217eser38



                                                                           İLK SORU

    “Ben kimim?”. Bu, aklı başında olan her insanın kendi kendine çok kez sormuş olduğu bir soru olsa gerek. Her ne kadar “globalleşen” Dünya’nın bacalarından çıkan sera gazları; insanın boğazında tahrişe sebep olsa da o, insan olduğu sürece aynanın karşısına geçip “Ben kimim?” diye soracaktır tahminimce. Zira onun içinde bu konuya dair iflah olmaz bir merak vardır. Kim bilir belki de bunu sorgulamaya başladığı için insan olmuştur ve kendini muazzam bir medeniyetin içinde bulmuştur böylece.

“İnsanım, öyleyse özgürüm; özgürsem sorumlu olmalıyım.” der Sartre. Muhtemeldir ki o da kendine “Ben kimim?” diye sormuş ve cevabı da bu şekilde vermiştir. Ancak sadece kim olduğunu söylememiş, bunun içini de doldurmuş söylediği sözle. Yani insanın özgür ve dolayısıyla sorumlu olduğunu dile getirmiş Sartre. Bu noktada da kararlarının ve özgür iradesinin sonucunda bir yük yüklenmiş adeta. İnsan olma bilinci… Evet, Sartre belki kendince bir açıklama yapmış olabilir. Bu açıklama gayet doğru da olabilir. Fakat bir noktaya dikkat çekmek istiyorum bir takım tenkitçiler gibi: Egzistansiyalizme göre o kendi değerini kendi iradesiyle belirler. Peki ama nasıl olur da değer bakımından öteki varlıklarla aynı seviyede olan ben, bir anda kimliğimi sorgulamaya başlayabilirim? Demem o ki sıradan bir canlı olarak insan; benlik konusunda sorular sorarken ve kendi değerini, kendi “insanlığını” tek başına var edebilecekken neden başka canlılar da bunu yapamıyor? Acaba insanın potansiyeli, sıradan bir varlıktan daha mı farklı? Yoksa bu durum ateş olmayan yerden de duman çıkabileceğini mi gösteriyor bize?

İnsan varlığını sorgularken ve kimliğini ararken Sartre’dan daha farklı cevaplar da verebilir elbette. Örneğin Sartre’ın aksine, insanın kendi iradesiyle karar vermesinden önce de üstün bir değere sahip olduğunu savunabilir. Bu durumda da “insan” kavramının, insanın kendisi tarafından var edildiğini kabul etmeyebilir. Onun yerine insanı, gerçek anlamıyla daha üstün bir gücün “yarattığını” söyleyebilir. Böylece kendisine bu potansiyeli bahşeden tanrıyı veya tanrıları kabul etmiş olur. Tabii bir şeyin varlığına inanmak ona iman etmek demek de değildir. Ancak her iki durumda da muhatap olunan o güce karşı bir sorumluluk söz konusu değil midir?
Şu halde birbirinden çok uzakta görülse de bu iki cevabın kesiştiği çok önemli bir nokta var: sorumluluk bilinci. Sonuçta ikisinde de seçme özgürlüğünün bedeli olarak sorumluluk yükleniyor insan. Kime veya neye karşı olduğu değil mesele. Ya da bu sorumluluğun nereden kaynaklandığı mevzu bahis değil şu an. Bahsedilen şey insandaki sorumluluk bilincidir. Aynanın karşısında günlerce, aylarca ve hatta genellikle yıllarca aranan bir cevabın sonucunda insan kim olduğunu öğreniyor: “Ben sorumlu bir varlığım!”. Dediğim gibi “Ben kimim?” diye sormasının nedeni, insan değerinin var edeni, sorumluluğun kaynağı ve muhatabı ne veya kim olursa olsun soran insanlar ortak bir sonuca ulaşmış oluyor.

Bir süre sonra belki de sorumlu olmanın verdiği bilinçle yeni bir soru daha soruyor insan kendine: “Peki, benim sorumluluğum ne?”. “Evet; bir şeyleri diğer varlıklardan farklı şekilde düşünerek ve sorgulayarak gerçekleştirebilirim. Bunun sonucunda da bir yük yüklenmiş olabilirim. Ama benim bu yüküm ne?” İşte bu noktada sorgulayan ve sorumluluk yüklenen bir avuç insan, bu sefer sorumluluğunu sorgulamaya başlıyor. Önce etrafına dikkatlice bakıyor. Her tarafta puslu bir hava hâkim. Savaşlar mıdır bu esrarengiz havanın sebebi yoksa insanlığın içinde bulunduğu cehalet mi bilmiyor. 

Sisten ve dumandan dolayı çevreyi izlemek zor olsa da insan dört gözle seyretmeye devam ediyor yeryüzünü. Az ileride bir yerde, küçük bir çocuk sesleniyor eli silahlı birine: “Artık ölmek istemiyorum!” diyor ve ekliyor: “Sayısız yerde tattım bu mermilerin acısını ve her hücremde yaşamaya devam ediyorum o katil atom bombasını. Ama artık yeter, ben ölmek istemiyorum!” 

Az ileride açlık ve yoksulluğun timsali yaşlı bir adam ağlıyor. Hemen ötede bir kadın, çocukları için birazcık su istiyor. Bağırıyor etrafındaki duvarlara ve kendisi için değil çocukları için gerekli olduğunu haykırıyor. 

İnsanın gözü önünde dünya ve şehirler büyüyor. Açlıkların en acısı, yoksullukların en kötüsü ve mazlumluğun en berbatı şehirlerin en büyüklerinde yaşanıyor. Dünya dönüyor, o döndükçe bu manzarayı gören bilinçli insanın başı da dönüyor. Şimşekler çakıyor bir anda. Düşünüyor, yapması gerekenin bu manzarayı düzeltmek olduğunu dillendiriyor kendi içinde. “Evet, benim sorumluluğum bu!” diyor.

Uzun sözün kısası; insan, ilk başta kimliğini sorgular. Bu sorgulamanın sonucunda sağlıklı bir cevaba ulaşan insan da seçim yapma özgürlüğünü fark eder. Ardından bir aydınlanma yaşar ve bir sorumluluk bilinci gelişir içinde. Bu özgürlüğünün karşısında sorumlu olmalıdır. Ama neyden? Şu durumda ilk baştaki soruya verdiği cevap ne olursa olsun ve kime karşı sorumluluğu olursa olsun öyle bir gerçek karşısına çıkıyor ki nutku tutuluyor adeta. Bilinçli insan bu noktada dünyadaki zulmün, adaletsizliğin, eşitsizliğin, cehaletin ve birkaç kişinin hırsı için yapılan savaşların önlenmesi gerektiğini düşünüyor. Hal böyle iken sorumluluğunun bu olduğunu söylüyor. Böylece sırtına “dünyayı daha güzel bir yer yapma sorumluluğunu” yüklüyor.

Demem o ki “Ben kimim?” sorusu -o ilk soru- felsefi, ruhsal ve toplumsal açıdan birçok kapının anahtarı. İşte benim de bu yaşlarda, aklıma takılan en derin soru bu. O ilk soru, “Ben kimim?” sorusu…