..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: inanan2734
Eser Sıra Numarası: 180215eser15


                                               İNANMAK VE ANLAMAK 

       Herhalde şu kelimeyi duymayan yoktur: “vicdan”. Bu kelime iyiyi kötülükten ayırabilmedir. Lezzet almaktır iyilik etmekten, kötülükten elem duymak. En ileri bilgi kaynağıdır insan ruhunun. O bir şeye “Evet” dedi mi onu ne akıl yalanlar ne de bir organ. Hepsi bir anda bir şeyler takdim ederler. Ayrı ayrı hakikatlere kapı açarlar. Ama üstünlük daima ondadır. Onu akıl takip eder, en son şahitlik yapan, organdır.
            
 Şu bir gerçek ki akıl bir hakikati doğru buldu mu onun duyu organlarına ters düşmesi hiçbir anlam ifade etmez. Bunun en güzel örneği dünyanın dönmesi. Bunu akıl emreder ama hisler ret. Neticesinde akıl galip gelir, hüküm ona göre verilir. Hissin akıl karşısındaki konumu ne ise aklın vicdan karşısındaki de odur. Vicdana ters düşen bir şeye akılla amel edilmez. Bir hakikati vicdanen biliyorsak onun olmadığına dair getirilen tüm deliller yalandır, doğruluğu kabul edilmez.
             
Mesela yaptığımız bir haksızlık için içimizde bir vicdan azabı varsa aklımızın öne süreceği hiçbir özür derdimize deva olmaz. İnsan birçok hakikati vicdanen bilir. Görmenin işitme ile farkı gibi vicdanen bilmek ile aklen kavramanın farkı da o kadar ayrıdır. Vicdan da kıyas, mantık, fikir yürütme, hipotez gibi kavramlar yoktur. O vicdan ki bütün bunlara muhtaçsızın hakikatleri bilir. Aynen kırmızıyı yeşilden fark etmek gibidir. Yeter ki renk körü olmayalım.
            
 İnsanın kendi varlığını bilmesi vicdanındandır. Bunun için düşünün taşınmasına “Acaba ben var mıyım, yok muyum?” diye bir soru ortaya atmasına ve sonunda Descartes gibi “Düşünüyorum, öyleyse varım” demesine gerek yoktur. İnsan gözüne inanmayabilir: “Acaba yanlış mı gördüm?” der. gözlerini ovuşturup tekrar bakabilir. Keza aklına da inanmayabilir. Yanlış mı anladım diye. Ama vicdanı hususunda onun bildikleri hakkında böyle bir tereddüde düştüğü olmaz. Kendi bedenini kendisinin yapmadığını vicdanen bilen bir insan bu gerçeğin diğer canlılar içinde olduğunu aklen  bilir. Böylece vicdanın da başlayan bir iman hareketi akıl ve duyu organlarına yardım alarak inkişaf eder. Ve İnsanı bütün eşyanın yegâne sahibine Allah’a götürür.
            
 Evet, her vicdan Allah'ı bilir. İnanmayan bir insan düşünün. Bu insan yediği bir meyve için ne tabiata ne maddeye ne de başka bir şeye minnettarlık duyar. Allah’a şükretmese de başkalarına da etmez. İşte onu başkasına teşekkürden men eden onun vicdandır. İnançsız adam vicdanen bilir ki ne şu kâinat ne de onda bulunan bahçeler, bağlar ve bostanlar şu güzel nimetlere sahip olabilirler. Onlar bunları kendi iradeleriyle vermiş değildirler. Kendileri sadece bir aracılık yapan alet, birer tezgâh veya fabrikadır. Onlara minnettar olmaz ise hiç bir insana yakışmaz.
             
Bir insan yatağına girince rahatça uyuyabiliyorsa vicdanının Allah’a bilmesi sayesindedir. Hiçbir insan yatağına uzandığında “Uyuyacağım ama ya dünyamıza bir gezegen çarparsa ya bir yıldız dünyamızı vurursa.” diye bir düşünceyle yatmaz. Yahut uyuyunca “Ya damarlarımda tıkanma olur da kalbim durursa.” gibi bir vehme kapılmaz. Çünkü her insan bilir ki ne bu beden kendi malıdır ne de kâinat her ikisinde ki hadise de Allah'ın yaratmasıyladır. İşte bu vicdan olmasaydı hiçbir dinsiz bir an olsun dünyada rahat rahat nefes alamazdı. Gel gör ki vicdanın onlara kazandırdığı bu emniyeti layıkıyla değerlendiremiyorlar ve Allah’ı bulamıyorlar.
             
Sözlerimi bir âlimin cümlesi ile sonlandırmak istiyorum: “Her vicdan diyor ki Allah var. Ne insan başıboş bir divane ne şu âlem sahipsiz bir fabrika. Bil ki insanı bu tezgâhta dokuyan biri var.”