..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: gündüzyüzlükız1620
Eser Sıra Numarası: 171105eser02



                                                       YAŞAMA ÖZ NEDENİM

“Nedir yaşam? Bir delilik! Nedir yaşam? Bir yanılsama! Bir gölge! Bir masal! En önemli şeyin bile bir önemi yok, çünkü bir rüyadır bütün yaşam.” Calderon
   Yaşam nedir? Bir düş, birkaç hayalsi görüntüden oluşan bir film şeridi ve birkaç ses dalgasıyla geçip giden bir ömür. Neden yaşıyoruz? Neden buradayız? Nerden geldik, nereye gitmekteyiz? Ana rahmine düştüğümüz günden kemiklerimiz üzerine toprak örtüldüğü güne değin geçen o zaman niye? 

“Yaşam gezinen bir gölgeden ibaret
Zavallı bir komedyen bağıra çağıra
Saatini doldurur sahnede ve bir daha
Duyulmaz olur sesi; bir ahmağın anlattığı
Masaldır bu, avazı çıktığınca, hiddetli
Ve hiçbir anlamı olmayan.” (Macbeth/Shakespeare)

   Bir masalın içindeyiz belki de, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallamaktayım. Belki de şu an yaşadığımız hayat bir gölgeden ibarettir Platon’un inandığı gibi yani başka bir idealar evreninin yansımasıyızdır yalnızca.

   İlk devindirici düzeni kurduğundan beri gelmiş geçmiş düşünme gücüne sahip her canlı yaşamın nedenini sorgulamıştır. Peki cevabı bulabilir miyiz elimizdeki sınırlı bilgiyle? Belki ölünce öğreneceğiz belki de hiç öğrenmeyeceğiz. Yalnız şu sorulara cevap vermek mümkün ve bence gerekli: “Ben neden yaşıyorum?” ya da “Benim yaşama amacım ne?”. İnsan bunu yanıtlayabildiğinde kendini boş ve hayatı anlamsız görmekten kurtulur. 

   “Yaşam doyumu” ruhu memnun insanları dünya üzerinde yaşayan binlerce depresif insandan ayıran şeydir. Nasıl yaşam doyumu yüksek bir insan olabiliriz? Ruhumuzun ihtiyaçlarına kulak vererek elbette. Şunu sormalı insan kendine: Beni en çok ne mutlu eder? Ben bu soruya şöyle yanıt veriyorum: “Beni en çok bir insanın yüzündeki gülümsemenin sebebi olduğumu hissetmek mutlu eder.” Hedeflediğim mesleği de böyle seçtim ben.
   
 Ben çocukken annemin oldukça sınırlı repertuarının bana kazandırdığı birkaç şarkı bilirdim. Küçük askere ne yaptığını sorduğum, kırmızı balığa kaçmasını söylediğim birkaç şarkı işte. 

“Saat dokuzu beş geçe/Ata’m Dolmabahçe’de/ Gözlerini kapamış/ Bütün dünya ağlamış/ Doktor doktor kalksana/ Lambaları yaksana/ Ata’m elden gidiyor/ Çaresine baksana/ Uzun uzun kavaklar/ Dökülüyor yapraklar/ Ben Ata’ma doymadım/ Doysun kara topraklar”

Doktorluk, ben henüz dört yaşındayken aklıma kazınmıştı. Atatürk’ün savaşta terlediği için öldüğüne inanan çocuk aklım onu kurtarabilme yetkisine sahip tek zatı muhterem olarak kodlamıştı bu şarkı sayesinde “doktor” u zihnime. Doktor kurtarıcıydı demek ki. Süper kahramandı. Bu çocukça vakanın üzerine beş yaşındayken hedefimi koymuştum. Ablamın o sırada okumakta olduğu üniversiteye tıp bölümü açılacaktı ben büyüyene kadar ve ben orada, ablamın yanında okuyacaktım. Belki ablam çoktan mezun oldu ve üniversitesinde hala tıp bölümü yok ama ben aklım erdikçe daha da bağlandım doktor olma fikrine. Şüphesiz ki hekimlik dünyanın en kutsal, en uğraştırıcı, en kıymetli mesleklerinden biri. Ve ben bu zamana kadar ne kadar çalıştımsa hepsi o beyaz önlüğü giymek uğrunaydı. Bana en uygun mesleğin bu olduğunu biliyorum. İleride ruhumu en çok doyuracak meslek, kesinlikle doktorluk. Ve beni en çok doyuran şey bir gülümseme. 

   Ben öz nedenimi buldum. Yaşamayı seviyorum bu yüzden. “Yaşamak…” demiş Nazım Hikmet “…şakaya gelmez./ Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın/ Bir sincap gibi mesela/ Yani yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden/ Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.”
Hayatının son bulmasını isteyecek kadar çaresiz insanlara öğretmek isterdim yaşamanın keyfini. Çünkü insanın keyif alması kolay şeydir. Bir şiir veya bir şarkı sözü bana saatlerce hatta günlerce huzur verebilir. Tabii bu çok çeşitli olabilir. Her ruhun ihtiyacı farklıdır. Benim edebi ürünlerden aldığım keyfin sebebi de muhtemelen yoğun okul hayatımda cebirsel denklemler, kimyasal formüller ve fiziksel hesaplamalardan yorulan ruhumun dinlenme ihtiyacındandır. Yalnız bir insan için en büyük ihtiyaç “arkadaş”ken fakir bir insan için “para”, kendini çirkin hisseden bir insan için “güzellik”, üşüyen bir insan için “sıcacık bir şeyler”, aç bir insan içinse “yemek” tir. Her insanın bedeni ve manevi ihtiyaçları farklı olabilir. İnsanlar yaşamasına bir sebep bulduğunda, ruhunu en çok doyuran şeyi keşfettiğinde sürdüğü hayat hiç bitmesin isteyecektir. Barok döneminin bir sloganı der ki “Carpe diem” yani “anı yaşa” ve “Memento mori” yani “öleceğini unutma”. 

Doyasıya yaşamak lazım. Bugün açan çiçek soluverecek yarın. Ve geçen zamanla pişman olmamak için keyfine varmalı her günün. 

İnsan, içine çektiği her nefesin şerefine yaşamalı. Bir defa geliyoruz bu dünyaya ve ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Bir gün Cemal Süreya misali “üstü kalsın” diyebilecek kadar yaşamalıyız hayatı, acısıyla tatlısıyla. 

   Ne demiş Ümit Yaşar Oğuzcan:

“Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
   Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
   Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
   Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
   Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
   Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına    
   Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
   Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana”

   Yaşadığım hayat beni memnun ediyor. Peki ya sizin yaşamakta olduğunuz hayat sizi memnun ediyor mu? Ruhunuzu en çok doyuran şey ne, keşfettiniz mi? Siz kendi öz nedeninizi bulabildiniz mi? Bulmalısınız. O zaman her şey daha güzel hale geliyor, aldığınız nefes bile daha keyif verici oluyor.