..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: gündedün0001
Eser Sıra Numarası: 180216eser05



                                                   DÜŞÜNCELER YONTUSU

    İnsan dış dünyada ilk nefesini aldığı an, doğum günü, aynı zamanda kafasının içindeki soru işaretlerinin de doğum günüdür. Sormak, göz kırpmak kadar doğal ve elzemdir; seri ve sıktır. İnsanın var oluşuyla getirdiği bir fena duygudur merak, o da türlü sorular üretir. Sorular hayatta kalmamızı sağlar fark ettirmeden zira ilk defa kaynar suya elimizi uzattığımızda bile "Elimi suya sokarsam ne olur?" sorusuyla hareket etmiş ve bir daha da bunu yapmamak gerektiğine dair yanıtı bizzat bulmuştuk. 

Öyleyse insanın, bilhassa da yaşca küçüklerin sorularından gocunmamak gerekir. İnsan büyüdükçe soruları ivme kaybeder ve bunun sebebi de yanıtlarının bolcalığıdır yalnızca.
Somut dünya yanıtları çabucak ve şüphe duyulmaksızın verirken soyut dünya fazlasıyla öznel ve özel olmasından mütevellit her zaman ağır aksak ve üç noktayla sonlanan yanıtlar sunuyor insana. Böyle olunca ne kadar insana sorarsan o kadar büyüyor sorun, yanıt alamıyorsun aslında.

Bu da seni, yazarın söylemiyle, her insanın bir başka dünya olduğu gerçeğine götürüyor. Her dünya başka bir zihin, başka düşünceler, başka yanıtlar tüm bu sorulara. İşte tam bu noktada empati denilen, evlerimizin vazgeçilmez tabirine rastlıyoruz. Neydi o ezberimizdeki tanım? "Kendini karşındakinin yerine koymak." 

Biz bu tanımı, empatiyi yanlış mı anlıyoruz?
Bu tanımla aslında Türkçe’nin gazabına uğruyor gibiyiz. "Karşımızdakinin yerine" değil aslında konmamız gereken, konmamız gereken yer "karşımızdaki". O yerden söz ederken nedense karşıdakinin içinde bulunduğu durumla sınırlandırıyor kişi kendini fakat o yer dediğimiz karşıdakinin zihni, empatiye giden yol ise düşünce sisteminin hudutlarını aşabilmek olmalı. İlk adım olarak aklımızdan geçenleri öznellik-nesnellik bakımından tartmak; öznel yargıları saydam, esnek bir zarla kaplamak.

Tüm bu zahmetli empati kavramını düşününce, aslında neden birilerine ihtiyaç duyarız ki?
Bu sorunun kalıbına bile itirazda bulunacak şüphesiz tonlarca insan vardır. İnsanın pekâlâ yalnız da idare edebileceğini ve kimseye muhtaç kalmadan yaşamını sürdürebileceğini savunurlar. Yalnızlığı severler, yalnızlığa aşıktırlar onlar.

Ancak yalnızlık ve tek başınalık farklı konseptler değil midir? Onlarca insanın ortasında yalnız kalmak mümkün olduğu gibi tek başına kalabalık yaratmak da mümkündür. Bununla beraber, mutlak bir yalınlıktan bahsedene kadar insanlarla ilişkimizi kesemeyeceğimizden muhtaç konumundan da kurtulamayacağız. Mutlak yalınlıksa gözden gönülden ırak bir ortamda, her türlü gıda ve eşyayı kendin sağladığın, her türlü iletişim aracından yoksun kaldığın koşullarda gerçekleşebilir ancak. 

Konuyu salt maddi değil, manevi boyutta da ele alırsak belki daha iyi algılarız. Duygularımızın büyük ölçüde birilerine bağlı olduğu, hatta ve hatta lafı edilen duyguların büsbütün birileri üzerine kurulmuş ve adlandırılmış olduğu bir maneviyatta da inkâr edilemez bir gerçektir bu muhtaçlık meselesi. Yalnız kalmak için bile lazım bu birileri, zira onlar olmasa “yalnızlık” durumundan da söz edilemezdi. Öyle ya, nefret edecek birileri olmasa nefret duygusunu da tanımamış olurduk. 

Peki, bu müşterek dünyada insanı olduğu gibi sevmek mümkün müdür?
Düşününce, binlerce insan tanıyoruz hayatımız boyunca, olduğu gibi birini seveceğimize, seveceğimiz gibi birini seçmek çok daha rahattır. Öyle de yapıyoruz, seçiyoruz çevremizi, bu bizim en doğal hakkımız; kendi yapımıza en uygunu seçiyor, iletişim değerlerimize göre tartıyor, kafamızın uyduğu şahıslarla samimileşiyoruz. Zihnimizde bitmek bilmeyen listelerimiz var, ideal insana dair tarif kitapları yazmışız içimizde. Adeta pasta süsler gibi kişilik özellikleriyle bezemişiz ideal insanlarımızı. Bu listelerde elbette kusurlar yer bulamamış, elbette hepimiz birer pasta ustasıyız ve elbette fırınımız da pek sağlam, kek her zaman tam kıvamında geliyor önümüze. 

Varsın böyle olsun. Varsın yanan hamuru atıverelim. Binlerce insan tanıyorsak eğer, bizim için çok da mühim olamaz bir tanesi. Tarifin dışına çıktığı anda ona verdiğimiz tüm değer ve emeği de çöp kutusuna koyuverelim.

Bu kadar mı gerçekten? Yoksa kendinize itiraf etmekten mi kaçınıyorsunuz aslında kekin içindeki yumuşak kremasına tutkun olduğunuzu? Bu pasta benzetmesi artık bir kenara, fakat bir yerden sonra sahiden de "olduğu gibi sevme" hareketine geçiyor olmalıyız, bir nevi refleksif hâle geliyor sevgi. Bu kastî bir durum da değil, yeni insanlar tanımanın yeni insanlarla tanışmaktan pek hayli zor olması buna sebep olabilir. Yahut benim şahsi tecrübemle; insan tanımanın güzelliği buna sebeptir.

Tüm bu sevilen insanlar, tanınan insanlar, ideal insanlar, romantik bir ilişkinin parçasından çok, hayatımızın herhangi bir yerinde, herhangi bir boyutta hacimler kaplayan parçalar. Bahsettiğim güzellik bu parçaların benzersizliği, dahası, parçaların gizemi. Orada burada hayatımıza giren çıkan bu kadar insanın hiçbir ikisi bile aynı değilken, aklımızdaki tarife tamamen uygun birisinin peşine düşmek ne kadar akıllıca? Tek bir özellik tüm kötü özellikleri yok saydırabildiği gibi tüm iyi özelliklerin üstünü karalayabiliyor da. İnsanlar kurulu oyuncaklardan öte, irade sahibi mahluklar olduğundan bu artı ve eksileri keşfetmenin vereceği zevkten bahsediyorum, insan tanıma ve en neticesinde sevmenin tatlılığı da budur. Olduğu gibi değil, olmasını istediğimiz gibi sevmelerimiz dayanaksız eylemlerden ibaret. Olmasını istediğimiz şekillere sokmaya çalıştığımız neferler iradelerinden arındırılıyor bizlerce ve karşımızda irade yokken iletişim kuruyor sayılır mıyız, o bile bir muamma. 

Gariptir, sevmekte zorlandığımız kadar nefret etmekte zorlanmayız nedense. Nefrete neden ihtiyaç duyarız ki? İnsanı obje getirmek işimize mi gelir acaba?
Nefreti beceremeyen biriyim. Bana gereğinden fazla ağır bir duygu gibi geliyor. Çoğunlukla başka duyguları da nefretle karıştırdığımı farkettim. Nefretin ne olduğunu ben başkalarının bakışlarından öğrendim aslında. Hâl böyle olunca da bendekilerin çocuksu mızıklamalar, en fazla sinir bozuculuklar olduğu kararına vardım. 

Gözlemlediğim bir şey varsa o da nefret edilen kişinin bu andan itibaren canlı sayılmıyor olması. Nefret duygusunun ortaya çıkışıyla o kişiye dair tüm insani veriler siliniyor sanki akıldan. Bu noktadan sonra o, sadece “iğrenç bir varlık” oluyor, insan değil. İnsaniyetini kaybetmiş olması ise işe geliyor; insaniyeti yoksa duyguları da, seveni koruyanı da, derdi tasası da, iyi huyları ve alıkşanlıkları da yoktur; ölümsüzdür. İnsandan çok masanın üstündeki ufak bir objeye benzeyen bu yeni kalıptan da uzak durmak ölesiye kolaydır. Bu denli yok sayılmış bir varlık size ne gibi bir zarar verebilir ki? Artık zihninizden soyutlanmış bir “şey” olana taş atmak sizin hakkınızdır.

Bu birinci tip nefretten ibaret aslında. Bu, nefreti hafife alıp en ufak hatalarında insanı soyutlaştıran, nefret malzemesi yapan insan zihniyetinin en sevdiğinden.
Bir de karşı koyulamaz nefret var. Bu nefret daha beterdir çünkü nefret eden, bu duyguya karşı koymak için uğraşmış, başaramamıştır. Bu denli güçlü bir hoşnutsuzluk basit bir sebeple çıkamaz, biliyorum ki kişi de basit sebeplerle insanları soyutlamanın mânâsızlığından haberdardır. Karşı koyulamaz nefretinse nefret toplayandan çok nefret edene zararı vardır. 

Bu iki nefretin arasında bir ince çizgi var. Sevmek için ne kadar düşünüyor, ne kadar ince eleyip sık dokuyorsak, nefrete de böyle yaklaşmalıyız. Nefretin o kadar çabuk ve kolay oluşamayacağını düşünerek ve nefrete kolaya kaçar gibi o kadar çabuk gerek duymayarak ilk tipten kendimizi kurtarabiliriz. Böylece, ayaklara düşmüş nefrete bir ciddiyet de katmış oluruz. 

Karşı koyamadığımız nefretlerdense hasarsız kurtulmanın bir yolu var mıdır? Belki de nefret baskın geldiği anda soyutlaştırma fikrini kabullenmek yerinde bir karar olur.
Öyleyse, taşlarımızı elimize alalım.

Tuhaf bu duygular. Hele ki onlara verdiğimiz tepkiler... Örneğin, neden gözyaşı dökeriz?
Düşününce, gülmek neyse ağlamak da o olmalı. Yani bir "neden" aramak aslına bakılırsa köksüz bir çaba. Belki de neden ağlayarak duygularımızı dışarıya vurduğumuzu ve nahoş ruh hâllerinde buna ihtiyaç duyup ardından daha iyi hissettiğimizi sorgulamalıyız...

Yanıtların soru işaretleriyle bitiyor olması ne manidar. Yanıtları ömre benzetmemize olanak sağlar gibi, bu, sorularımızla doğum gündeş olduğumuz dünyada.