..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: gülzar0000
Eser Sıra Numarası: 180214eser08



                                                       SORULARA DAİR

      Bu kafesin içinde tıkılıp kaldım. Sözde kendimi savunmak için ördüğüm bu duvar bir zırh gibi ağırlaşıp üstüme çöktü. Kendimi kısa metrajlı bir dram filmi içinde gibi hissediyorum. Film bittikçe başa sarıyorum. Tekrar, tekrar, tekrar... kısır döngü. Uzaktan izliyorum bu filmin başrolü olan kendimi. Bir yandan da içinde kaldığım çelişki var. Öyle bir vicdan sızısı ki bu şu satırları yazarken bile beni rahat bırakmıyor. Ne yapıyorsun sen çalışmalısın. Bunu yazacağın sürede kaç soru çözerdin diyor. Öbür yanımda diyor ki : “Yazmalısın.” Hiç kimse ve hiçbir şey için değil. Salt kendin için. Salt kalemin ucundan ateşler çıkarırcasına bir tutkuyla kağıdın üzerindeki dansını izlemeyi sevdiğinden. Belki de sırf biraz daha yaklaşabilmek için o içerdeki kayıp ruha. Tam kestiremiyorum ama güçlü bir his var içimde beni buraya ısrarla iten.

Ve tam da şu anda durup soruyorum kendime. Ben bu noktaya nasıl geldim?
Sanırım filmi biraz geriye almak gerekecek.
Her şey küçük yaşlarımda başladı. Bütün sorular, sorgulamalar, düşünceler…
İnançları anlamaya çalıştığım zamanlar babama şunu sordum:
 “ Baba, bizim inandığımız mı en doğru olan?”
-Evet kızım, tabi ki biz en doğrusuna inanıyoruz. Doğru olmasa inanır mıydık hiç?
İçimden şu ses yükseliyor:
“Peki ama herkesin inancı kendi için en doğru olan değil miydi?”
Nereden anlayacaktık hangisinin doğru olduğunu, hem ne için yaratılmıştık ki, amacımız neydi? Bütün bunlar kafamı kurcalarken sorduğum tüm büyükler tarafından ya susturuldum ya önemsenmedim ya da istediğim cevabı alamadım.
 Ben de o sorularımı o yaşımda bıraktım geçtim çocukluk dönemime.

Orada anneme bir arkadaşının konuşmasına kulak misafiri oldum. Annemin bu arkadaşı evliydi. Bir kocası vardı, halleri vakitleri yerindeydi. Hatta bir çocukları olmuştu. Buraya kadar her şey güzeldi ancak bu çocuğun gözünde bir sorun, bir hastalık vardı. Bu hikayede ben vuran kısım ise şu oldu. Kadın hastalığı tanımlarken şu cümleyi kullanmıştı: “Milyonda bir görülen bir hastalıkmış, o da bizi buldu!”

Bir dakika, nasıl yani? Anlayamadım. Bundan daha doğalı ne olabilirdi ki? Bir milyonuncu kişiye denk gelmek! O olmasaydı başkası olmayacak mıydı? O kişinin ne özelliği vardı ki ona gelmemeliydi? Herkesin vermesi gereken bir sınavı yok muydu zaten hayatta? Bu soruma da cevap alamadan anaokuluna başladım.

 Bir gün arkadaşlarımla oyun oynarken eş olduğum çocuk beni kast ederek ben bununla oynamayacağım, başka bir kızı göstererek,” O kız daha güzel, ben onla oynamak istiyorum.” dedi. Ve ben yine anlayamadım. Sırf daha güzel diye onunla mı oynamak istiyordu? Hayatta böyle mi ölçülüyordu insanların değeri? Dış kabuk güzelliği miydi sevilmenin, kabul edilmenin tek ölçütü? İnsanlar bazen çok acımasız olabiliyorlardı. Akşam eve gittiğimde anneme sordum: “ Anne, sence ben çirkin miyim?”

-Hayır  kızım, nerden çıkarıyorsun bunları? Sen çok güzelsin.” Bu konuda kapandı burada.
Zaman geçtikçe, büyüdükçe, sorularımdan uzaklaştım. Bazı kalıplar vardı erişkinlerin dünyasında. Herkes onları bilir o doğrultuda yaşarmış. Ben de geç olsa da öğrendim. Daha kolaydı hem böylesi, hem artık kolay kolay şaşırtamıyordu beni hiçbir şey. Kırılmamak için de kendime duvarlar ördüm. Kimse incitemesin diye bir daha. Ama sonra ilk zamanlarda beni rahat ettiren bu durum, bir süre sonra iyi hissettirmemeye başladı. Hem merakım hem sorularım azalmıştı. Ah o siyah ekranlar yok mu zaten!

      Sıkılmama izin vermiyorlardı hiç, “sıkılmamaya” programlanmış bir dünyada sorular duramıyor, akıyor, hemen eskitiliyor, onlarca kanaldan, kara ekranlardan, AVM’ lerden, camekanlardan, okullardan, her yerden fışkıran o “yaşa”, “katıl”, “iç”, “sev”, “TÜKET” komutlarıyla kendi sesimizle kalma ve diğer insanların özgün sesine ulaşmamıza izin verilmiyordu. Ama ben artık SIKILMAK İSTİYORDUM.  Çünkü bütün yazılarım, araştırmalarım, düşüncelerim ve sorularım sıkıldığım zamanlar çıktı gün yüzüne. Bu bildirimler, uyaranlar, sesler... Kimse kimsenin kendi dahil olmak üzere sıkılmasına izin vermiyor. Sanki her şey bunun için dizayn edilmiş. Biraz boş vaktimiz olsa siyah ekranlara sarılıyoruz. Sosyal medya hesaplarımızı yenileyip son trendleri öğrenmek istiyoruz. Sanki günde yüz kez bakmasak bir şeyler kaçıracağız, geri kalacağız hayattan.
Dönüyorum. Geri dönüyorum. En azından dönmeliyim, bunu denemeliyim.
  
Bu yazı bir nevi hatırlatıcısı oldu sorularımın. Yarışmanın o sorusunu görmeseydim, düşünmeyecektim bunun hakkında. Bu vicdan sızı gerekliydi belki de. Kendi içime dönüşümün miladı oldu bu yazı.
Belki de asıl amaç budur.
Sormayı bırakmamak.
Merak güdüsünü yitirmemek.
İçindeki meraklı, anlamak isteyen çocuğu asla kaybetmemek.