..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: gönülçelen1620
Eser Sıra Numarası: 180131eser01



                                                                 YAŞAMA ÖZ NEDENİM

 “Yaşam gezinen bir gölgeden ibaret
Zavallı bir komedyen bağıra çağıra
Saatini doldurur sahnede ve bir daha
Duyulmaz olur sesi; bir ahmağın anlattığı
Masaldır bu, avazı çıktığınca, hiddetli
Ve hiçbir anlamı olmayan.” (Macbeth/Shakespeare)

   Bir masalın içindeyiz belki de, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallamaktayım. Belki de şu an yaşadığımız hayat bir gölgeden ibarettir tıpkı Platon’un inandığı gibi. Yani başka bir idealar evreninin yansımasıyızdır yalnızca. İlk devindirici düzeni kurduğundan beri gelmiş geçmiş düşünme gücüne sahip her canlı yaşamı sorgulamıştır. Ben haricen bir de kendi yaşamımı sorguladım. Şu an aldığım soluğun hakkını veriyor muyum? Yarın ansızın nefesim kesilse şu an yaptıklarımın yerine ne yapmış olmayı isterdim? Yüz seksen üç aydır nefes alıyorum ve on beş yıldır arıyorum. Bulmak istediğim şey ruhumu doyuracak şeydi, şimdilerde bulduğuma inandığım. Eğer ölmezsem ileride her sabah kalkıp da hangi işe gidersem içimde üşengeçlik değil de huzur olur? Ben bu sorunun cevabını aradım. Ancak bu sayede toprağa gömülene kadar asla kendimi boş ve hayatı anlamsız görmem. Yani anlayacağınız ben “yaşama öz nedenimi” aradım. Öz nedenimi bulduğumda ruhum daha memnun, hayatım daha anlamlı ve yaşam doyumum daha yüksek olacaktı.
“Yaşam doyumu” ruhu memnun insanları dünya üzerinde yaşayan binlerce depresif insandan ayıran şeydir. Nasıl yaşam doyumu yüksek bir insan olabiliriz? Ruhumuzun ihtiyaçlarına kulak vererek elbette. Şunu sormalı insan kendine: Beni en çok ne mutlu eder? Ben bu soruya şöyle yanıt veriyorum: “Beni en çok bir insanın yüzündeki gülümsemenin sebebi olduğumu hissetmek mutlu eder.” Hedeflediğim mesleği de böyle seçtim ben.
Ben çocukken annemin oldukça sınırlı repertuarının bana kazandırdığı birkaç şarkı bilirdim. Küçük askere ne yaptığını sorduğum, kırmızı balığa kaçmasını söylediğim birkaç şarkıdan bahsediyorum. Bunlardan biri de şöyleydi:

“Saat dokuzu beş geçe/Ata’m Dolmabahçe’de/ Gözlerini kapamış/ Bütün dünya ağlamış/ Doktor doktor kalksana/ Lambaları yaksana/ Ata’m elden gidiyor/ Çaresine baksana/ Uzun uzun kavaklar/ Dökülüyor yapraklar/ Ben Ata’ma doymadım/ Doysun kara topraklar”
Doktorluk, ben henüz dört yaşındayken aklımı çelmişti. Atatürk’ün savaşta terlediği için öldüğüne inanan çocuk aklım onu kurtarabilme yetkisine sahip tek zatı muhterem olarak kodlamıştı bu şarkı sayesinde “doktor” u zihnime. Doktor kurtarıcıydı demek ki. Süper kahramandı. Bu çocukça vakanın üzerine beş yaşındayken bir hedef koymuştum. İlk gençlik hezeyanlarıyla sırf anneme inat olsun diye başka başka mesleklere heveslensem de dönüp dolaşıp döndüğüm fikir hep doktorluk oldu ve ben aklım erdikçe daha da bağlandım doktor olma fikrine. Şüphesiz ki hekimlik dünyanın en kutsal, en uğraştırıcı, en kıymetli mesleklerinden biri. Ve ben bu zamana kadar ne kadar çalıştımsa hepsi o beyaz önlüğü giymek uğrunaydı. 

Çünkü hayat kutsal bir şey. Bedenimi baştan aşağı dolduran bir “çi” yani bu muntazam yaşam enerjisini ilmek ilmek öğrenmek istiyorum. Kendimi tanımak istiyorum. Vücudumdaki inanılmaz organizasyonu en derin haliyle öğrenmek istiyorum. Bu olağanüstü düzeni tanıdıkça onu daha da benimsemek ona daha da sahip çıkmak istiyorum.
Yaşam ve ölüme bu denli yakın durabilmek, üstelik sadece izlememek, birebir bu oyunun her perdesine bütünümle dahil olmak, beni ben’den daha büyük bir amaca adamak istiyorum. Cerrah olmak istiyorum. Bütün riskine göğüs gerip ölüm ve kalım arasındaki ince çizgide savaşmak istiyorum, insan için. Ölmek isteyen, yaşamı “işkence” gören yüzlerce insanın hayatına dokunmak istiyorum. Her gün sarsılsam da iyileştirdiğim tek bir hastamın gülümsemesiyle tüm zorluklara direneceğime inanıyorum.

Düşünün biz dün gece ikide uyuyorduk, kim bilir kaçıncı rüyamızı görüyorduk, hatta gördüğümüz rüyaları bile hatırlamayacaktık ama işte biz tam da bu meseleyle meşgulken herhangi bir hastanenin acil servisinde onlarca kişi uyanıktı. Belki yatıyorlardı belki sıra daha onlara gelmemişti ama hepsi acı çekiyordu, ağrıları vardı ve ilgi bekliyorlardı. Gecenin ikisinde sıcacık yataklarında değillerdi ve bir tutam şefkate muhtaçtılar. Aynı hastanede iki elin parmağını geçmeyecek kadar doktor da ayaktaydı. Yerlerinde olsak takatimiz kalmamış olurdu belki ama onlar nereden geldiği bilinmez bir enerjiyle koşturuyorlardı. Ellerinden gelen en iyi şekilde yardım bekleyen hastalarına kendilerini veriyorlardı. İşte ben dün gece uyumak yerine uyuyamayanların ellerinden tutmak isterdim. En yakın zamanda o sıcacık yataklarına kavuşabilsinler diye çabalamak isterdim. Çünkü biliyorum ki ancak bu çaba beni hayatın içinde tutacaktır ve ben ne kadar tükenirsem tükeneyim sebep olduğum ufak bir mutluluk beni ayakta tutmaya yetecektir. İşte ben bu yüzden doktor olmak istiyorum. Benim ruhum ancak bu sayede doyabilir.

Ben yaşama öz nedenimi buldum. Bu yüzden hayatımdan memnunum. Ve yaşamak, daha çok yaşamak istiyorum. İnsan, içine çektiği her nefesin şerefine yaşamalı. Bir defa geliyoruz bu dünyaya ve ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Bir gün Cemal Süreya misali “üstü kalsın” diyebilecek kadar yaşamalıyız hayatı, acısıyla tatlısıyla. Ve geçen zamanla pişman olmamak için keyfine varmalıyız her günün. 

Yaşadığım hayat beni memnun ediyor. Peki ya sizin yaşamakta olduğunuz hayat sizi memnun ediyor mu? Ruhunuzu en çok doyuran şey ne, keşfettiniz mi? Siz kendi öz nedeninizi bulabildiniz mi? Bulmalısınız. O zaman her şey daha güzel hale geliyor, aldığınız nefes bile daha keyif verici oluyor.