..




“Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.”


Yazar Rumuzu: gökyüzü2222
Eser Sıra Numarası: 180206ser05



                                               
                                                                      Serçelerin Soyu

       İnsanoğlunu, kendi yaşam alanı ve çok küçük bir parçasına sahip olduğu bu uçsuz bucaksız evrenin içinde yolunu kaybetmiş minik bir yaralı serçeye benzetiyorum. Çok karanlık, nereye gittiğimizi ve artık neyin gerçek neyin hayali olduğunu ayırt edemeyecek kadar bitkiniz. Doğduğumuzdan beri bitkindik. Aramızda hayal etmeye ve yaratmaya aç olanlar vardı , dahiler vardı, güzeller vardı, çok az konuşarak pek çok şeyi anlatabilenler dahi vardı. Sanıyorum ki zaman o sıralarda çok hızlı aktı, külkedisi masalındaki gibi ; şantiye kenarlarında uyuyakalan,eli yüzü kirli sefil çocuklar dev yazarlara dönüşüverdi.  Bilmiyorum, siz de hatırlıyor musunuz, darağacına gözünü yummadan yol almayı altından kaplı azizler önünde eğilmeye yeğleyen nice cesur insan vardı. Doğuda, batıda, kuzeyde , eğer varsa , hala keşfedilmemiş tarlalarda korkusuz kadınlar vardı; ışığını güneşe bahşetmiş , savaşta ölmüş kadınlar ; ruhları hala evlerini terk etmemiş ve sesleri bir askerin dudağında zafer marşına dönüşmüş. Gece yarısını biraz geçerken kasabanın arkasındaki korulukta , bir söğüt ağacının altında buluşan genç bir kız ve oğlan vardı; birbirlerinin saçlarından ve vücutlarından çok daha derinlerini görebilen,  sadece gerektiğinde konuşan. 

    Ya şimdi, değişen ne? Sorsanız, hiçbir şey. Sadece sahtelik ve gerçeklik kavramlarını karıştırmış, bir tutam insan. Nefret ettiğimiz giysilerin içinde , tanımadığımız insanlarla aynı karelerde , birçok soru sorduğumuz için kendimizi ve yaşamı sorguladığımızı zannediyoruz. Sanırım zaman bir yerlerde çok hızlı aktı ve önemli bir parçayı kaçırdık ; gerçek yeteneğe , parlaklığa ve doğayı anlama yetisine sahip olan insanları , sahip olmadığı şeye sahipmiş gibi davranan pek geveze alaycı kuşlar için değiştik. Birbirlerinin sadece güçsüzlüklerinden ve isteklerinden doğan gereksinimlerine şehvet duyan, dudaklarından salya akan bayağı çiftlere kutsal ve dokunulmaz duyguları yakıştırdık. Çok gereksiz harcadık , tükettik. Biz , bir tutam insan , soğuk kış akşamlarında mendil ve kibrit satan , lokanta kapılarının önüne uyumak için kedi gibi kıvrılan , yaratıcının bize emanet ettiği çocukları sokaklardan toplamak yerine ; yüzsüzce kendi arzularımız için dualar ettik. Düşünenleri , savunanları ve inananları yaktık ; gururla etrafımıza yaydık , alkışlar karşısında eğildik. Bir sorun seziliyordu , fakat biz kendimizi kandırarak ilerlemeye devam ettik. Şimdi onlara sorsanız mutlulardır ve geceleri başlarını yastığa koymadan vicdanlarını kendi doğrularıyla susturmayı beceriyorlardır.
İnsanların doğasında işlenmemiş kötülük , beceriksizlik ve acizlik yaratılıştan beri varken erdemli duygular sonradan mı öğrenilir ?

   Birbirimize ve kendimize umutsuzca böyle soruyoruz , insanların değişimi ve dönüşümü gerçekten bu kadar hastalıklı ve kusurlu mudur , diye. Umut, korkudan güçlü tek duygu olduğu sürece erdeme ve güzelliğe olan inancımızı kaybetmeyeceğiz, çünkü insanlar sandığımız kadar da kötü değildir aslında. Eğer sadece birkaç saniye için hepimiz aynı anda aynı müziğe kulak versek ve aynı gökyüzün altında olduğumuzu hatırlasak. Oysa geçen zaman , zevklerimizin ve kelimelerimizin değerlerini düşürerek bayağılaştırıyor; içimizde ucuz ve basit olana karşı bitmez tükenmez , yıkıcı bir şehvet alevleniyor ve hala bozulmamış olanlara karşı kin dolu bir kıskançlıkla beraber kötüleme arzusu tutuşuyor. Biz doğmadan önce yerleşmiş geleneklerin kalıplarına uygun haller alarak yaşamaya çalışıyoruz, fakat başarılı olamayınca yok ediyoruz.   Para, gurur, güç , otorite, hangisi bizi bunlara sürükledi?
Belki hepsi, ya da hiçbiri. Sadece izlediğimiz filmler bile akıl sağlığımızı bozmuş olabilir. Şimdi durumumuzdan yakınmanın ne kadar doğru olduğunu tartışılabilir buluyorum. Bu noktada , belki siz de tahmin etmişsinizdir , başka bir soru sormamız gerekiyor:
Düzelebilecek miyiz?

İnsanoğlu düzelebilmek için ilk önce etrafındaki pisliği ve alçaklığı fark etmeli , fakat zaten o da alçaksa nasıl fark edebilir? Fark edip edemeyeceğimizi bilmiyorum , belki de sadece işimize gelmiyordur ; çünkü aklımız ermeye başladığı andan itibaren , biz bir şekilde iyi ya da kötü diye  hiç tanımadığımız birçok insan tarafından etiketlendik. Bir iyinin her zaman iyi ve kötünün de her zaman kötü olduğu bir dünyada yaşamak çok daha kolay olabilirdi , fakat biz orada değiliz. İnsanoğlunun yeri, bizzat kendi yarattığı aşılmaz ve keskin çizgili doğrularla yanlışların, sadece iyiler ve sadece kötülerin, değersiz ancak sansasyon yaratan ve değerli ancak sansasyon yaratmayanların, lüks ve  bayağılıkların arasında sıkışmış gri renkli  sahte bir toz bulutunun içinde. Korkarım ki benliğim, düşüncelerim ve küçük sorularım yanlış anlaşılsın ; benim ne insanlara ne de yaralı serçelere garezim var. Kararan günler de elbette kararıp kalmayacaktır, yaralı serçe bir şekilde bu gri toz bulutunun arasından güneş ışığına çıkacak ve tüm paslarından, kirlerinden, günahlarından arınacak. Nasıl arınacak? Büyük bir soru bu, henüz umudumuz varken cevaplamazsak daha sonrasında bizim bile kendi cevaplarımıza inanmama ihtimalimiz var. Bundan sonrası için, kendi kanadını kendi tedavi etmek zorunda olduğunu , yoksa bu toz bulutunun içinde soyunun tükeneceğini ve cılız bir serçe olarak öleceğini fark edecek.
Öğrendiklerimizi, aldığımız dersleri ve cezaları yakıp küllerini sonu olmayan bir denizin içine atıp tamamen unutma zamanı. 

Anaokulunda öğrendiklerinizi hatırlıyor musunuz? Sadece anaokulu.
Çünkü sadece buna ihtiyacımız olacak. Bir de , umut dolu , serçelerle dolu bir gökyüzü.