..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: göçebe7777
Eser Sıra Numarası: 180217eser14



                                                             SİYAH SAYFAYA ÖVGÜ

     Gençliğimin gerçekten farkında mıyım ya da yataktan tek bir seferde kalkamadığım gün gelip çattığında geçmişimle yüzleşip “yaşadım” diyebilecek miyim? Zamanından önce sorulmuş ve korkak bir soru olduğunu düşünebilirsiniz ama on yedi yaşımda aklımı en çok kurcalayan sorular bunlar. Başka sorular da aklımı çelebilirdi elbette: Özgür irade var mıdır? İnsanlarda iç güdü hâlâ neden tartışılıyor? Yapay zekâlar yerimize geçerse bizi nereye gönderecek? Ama ben en çok merak ettiğim soruyu sormakla yetineceğim.

Herkesin gerçeklikle olan ilişkisi farklı düzeylerdedir. Önce onu arama evresi gelir sonraysa keşfettiğimiz şeylere katlanma evresi başlar.Neyi istediğimize bile karar vermeye çalıştığımız günümüzde bir yardımcı ararız.Bu noktada Yunan tragedyasından beslenmiş Nietzsche bizlere “Yalnız sanat,gerçeğin elinden ölmemizi önleyecek bir şey varsa o da sanattır.” der.Çünkü sanat insanın gerçek varlıkla olan ilişkisini düzenler. Dünya açık olsaydı sanat olmazdı, demişler zamanında. Sanatçı her şeyden önce, dünyaya duyuramayacak olma ihtimalini bile bile bir şeyler söylemeye gelmiştir. O, belirsizlikten beslenir, biz de iştahlı merakımız için bulunmaz bir nimet elde ederiz.

Bu nimetlerden biri de hiç kuşkusuz modern sanatın en önemli eseri sayılan ters çevrilmiş imzalı bir pisuvar olmuştur. Marcel Duchamp, 1917’de beyaz renkli porselen bir pisuvarı sanat eseri olarak tanıttığında insanlar hayrete düştü. Çünkü bizim baktığımız dar açıdan sanat, sadece boya ve fırçadan ibaret olan bir kavramdı. Sonuç olarak Duchamp bize sanatın sınırsız araçla yapılabileceğini hatta temel ihtiyacımızı giderdiğimiz bir nesnenin başrolde olabileceğini gösterdi. Evimizde kullandığımız ütü, askılık hatta bir bisiklet tekerleği bizi düşündürebilirdi. İsterseniz Mona Lisa’ya bıyık ve sakal bile çizebilirdiniz. Bugün bir sanatçı mültecilerin yaşamıyla ilgili bir eser oluştururken yıkılmış duvar taşlarını kullanabiliyorsa bu seçiminde Duchamp’ın cesaretinin etkisi vardır.Marcel Duchamp’ın gerçekleri kabulleniş şekli hayata karşı duruşunu belirlemişti böylece ondan sonra gelen milyonlarca insana farklı olasılıkları düşünmeyi öğretti.

Haliyle karşılaştığımız her sanatçıda hayata karşı farklı bir duruşla tanıştık. Atilla İlhan şiirlerinde büyük harf ve noktalama işareti kullanmadı. Cemal Süreya ’nın şiirinde bir yerde kavalla caz alt alta geldi. Nazım Hikmet Anadolu’ya geçtikten sonra önceden karşılaşmadığı gerçeklerle karşılaşınca artık hece ve aruz ölçüsüyle yetinemeyeceğini ve başka bir şiire geçmesi gerektiğini anladı.Millet açlıkla,soğukla ve bitle savaşırken o yeni bir öze yeni bir biçim aradı.Bu yüzden bugün onun şiirinde hem makine seslerini hem de etin davetini duyarız.Yaşamaya dair ne varsa söylemiştir şiirlerinde.Kendi dertlerine gömülüp kabuğunda yaşamamış,insanların dertlerini kendi dertleriyle bir tutmuştur.Nasıl yaşamamız gerektiğini ondan öğreniriz: “Bir sincap gibi mesela,bütün işin gücün yaşamak olacak.”
             
Hayatımızı bir sandalyede oturarak geçiremeyiz. Sadece fragmanlardan oluşan bir projenin parçasıymış gibi…Haksıza haksız,eğriye eğri diyemeyecek kadar suskun olarak ve bu suskunluğumuzu alışkanlık haline getirip hepsi birbirinin aynısı olan otonomlara dönerek…Bir dostumla beraber içine düştüğümüz bu karadeliği her konuştuğumuzda boğulduğumu hissederim ama bizlere konulan sınırlar her seferinde bizi rahatlattığı için bedellerini düşünmek aklımızdan geçmez.Kendimizi gerçekleştiremeyiz ama bunu kabullenmek işimize gelmez.Tüketici olarak yaşadığımız kitle kültürü, ruhlarımızı sakatlamakla kalmaz kendi varlığımızla ilgili soruları sormaktan da alıkoyar, der Tarkovsky bir röportajında. Bu sınırlı alanda bize sanal mutluluklar tattıran sistemden adımımızı bir adım dışarı attığımızda bizi iki adım kendi içine çekecektir.

Sanat yaşadığımız çelişkilerin bir yansımasıdır, haliyle endişeden yaratılmış biz insanlara da kaçış noktası olur. Çünkü o da kelime ile hayal arasındaki dengesizlikten doğar.Peki bu dengesizlik söylenmeye değer midir? Çok sevdiğim Sekiz Buçuk adlı filmde tıkanma yaşayan yönetmene film eleştirmeni cesur bir soru sorar: Bu dünyada yaşama hakkı iddia edecek kadar açık ve doğru şey var mı? Mallarmé’nin beyaz sayfaya övgüsünden bahseder sonra. Boşluktan gelip boşluğa giden imgeler, sesler,kelimeler…Söylemek mi daha iyidir yoksa susmak mı? Duyulmayacak olduğunu bildiğimiz halde neden duygularımızı paylaşmaya çalışırız? Hangisi daha çok tatmin eder bizi?

Benim için Dorian Gray ‘e gençliğini haykıran Lord Henry’nin sözleri daha önemlidir:”Çünkü harika bir şekilde gençsiniz!”.Yunan tanrılarına benzeyen Dorian’a bir heykel olmadığını gösterir ve kendi portresinde gördüğü çehresinden, aslında gençliğinden etkilenen Dorian yeni bir hayata başlar. Oscar Wilde bunu yazmak yerine boş bir sayfayı tercih etseydi bugün Dorian Gray ile tanışma imkanımız olmayacaktı. Gençliğinin gücünün sonradan farkına vardığını, hazzın ne demek olduğunu Lord Henry’den öğrendiğini ve Basil’in bu genç Yunan tanrısına duyduğu katıksız sevginin Dorian Gray ’in portresini nasıl etkilediğini öğrenemeyecektik.

     Gör, dokun, duy, hisset… Gençliğimin verdiği bütün taşkınlıkla birlikte sonsuz bir merak duyuyorum. Şimdilik merak uyandırmayan suskun kağıt parçalarındansa kendimden daha uzun süre yaşayacak dolu sayfaları seçiyorum. Her ne kadar kapana kısıldığımı ve çıkamayacağımı bilsem de bir sonraki adım için istekliyim. Siyah beyaz filmin sonunda Guido nasıl kendini tam olarak anlatamamanın verdiği huzursuzluğu bir kenara itip karmaşasını kabul ediyor ve dans etmeye başlıyorsa ben de öyle yapmayı tercih ediyorum. Bir şenliktir hayat birlikte yaşayalım!