..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: dersâdet1309
Eser Sıra Numarası: 180217eser33



                                                   PRANGALARDAN KURTULMAK
     
        Bir nefeslik ömrümüzde dünyaya geliş amacımıza, düşünmeye, vakit ve niyet ayırmıyor, ayıramıyorsak; koşuşturmalarımız, telaşlarımız, ümitlerimiz, sevgi ve nefretlerimiz beyhudedir. İnsanın yaratılış amacı sorgulamaktır. Etrafımızı sorgulamıyorsak, yaşantımızı sorgulamıyorsak dahası -ve en önemlisi- kendimizi, benliğimizi sorgulamıyorsak dört ayak üzerinde ve içgüdüsel davranışlarda bulunan yaratılmışlıklardan ne farkımız kalır ki? Dünyayı -özellikle de kendi dünyamızı- sorguladığımız zaman değişim ve gelişimlerin farkına varacağız. İbrahim gibi… İbrahim gibi başımızı yukarı kaldırıp gökyüzünü sorguladığımız zaman başlayacak her şey. İbrahim gibi etrafımızın erkanlarını sorgulamakla değişecek her şey. ‘’Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmamış bir hayattır.’’ demiş Sokrates. Varlığımızın iklimi belirleyecek sorularla 21. yüzyıl insanlarının aksine, öncelikle kendi benliğimizi olacak şekilde; varlığımızı benimsemeli, sorgulamalı ve evrende fark yaratmak için harekete geçmeliyiz. Peki öncelikle biz; ‘’Neyiz?’’, ‘’Kimiz?’’, ‘’Neredeyiz?’’ …
      
       Biz neyiz? Kimiz? Neredeyiz? Hiç bu soruları sorduk mu kendimize? Daha doğrusu sormaya vaktimiz oldu mu? Hayatın hızına, koşuşturmasına takılıp gidiyor ve kendi benliğimizi keşif için yelkenleri açmıyoruz. Sahi biz neyiz? Bir insanoğlu? Bir mekanizma? Bir kobay? Aslında bu kategorilerin hepsine dahil olduğumuzu ileri sürebilirim. Kimi zaman hissiyatımız gereği insanoğluna, kimi zaman başkaları tarafından yönetilen bir mekanizmaya, kimi zaman ise adeta hisleri ve yaşantısı yok sayılan kobaylara dönüşüyoruz. Düşüncelerimizin türküsüne ne olduğumuzu anlamak için kulak vermeliyiz. Ne olduğumuz bizim kim olduğumuzu, kim olduğumuz ise nerede olmamız gerektiğini belirler niteliktedir. Herakleitos’un ‘’Karakterin ne ise kaderin odur.’’ iddiası bu düşüncemi desteklemektedir. Dolayısıyla fikriyatımızın gidişatı konumumuz hakkında bizi bilgilendirir. Fikriyatımızı fiiliyata dökmek kim olduğumuzu belirler. Düşünür fakat fiiliyata dökemez isek ‘’Neyiz?’’ sorusundan öteye gidemeyiz. Bir başka deyişle, düşünmek basamak atlayamaz ve fiiliyata geçemez ise var olmak ya da olmamak bir anlam ifade etmez. Çünkü fikrimce, var olmak yalnızca düşünmeyle olmaz. Goethe’nin ‘’Dünyada en güç olan şey düşünüleni yapmaktır.’’ sözü belirttiğim gibi: Düşünmekten ziyade düşünülenin eylem kılıfına sokulmasında zorluk çekeceğimizi vurgulamaktadır. Bu yüzdendir ki kim olduğumuzun varlığımızın delili olması gerektiği kanaatindeyim. Kim olduğumuzun yani fiiliyatımızın ipleri bizim elimizde. İpleri yönlendirmemizin ardından ise ‘’Neredeyiz?’’ sorusunu cevaplamaya hazır hale geliriz. Fakat, fikriyatımız ile fiiliyatımızın zıt düşmesi durumunda ipler bizim elimizde değil tutsaklaştığımız mekanizmanın elinde olacaktır. İpleri sıkı tuttuğumuz, fikriyat ve fiiliyatımıza göre yönlendirdiğimiz zaman benliğimize en uygun konumda olacağız. İnsanın gerçekliği görmesini sağlayan üç ayrı ama bağımlı, güneş mahiyetindeki bu soruları cevapladığımız zaman varlığımızı benimseyecek ve evrende fark yaratmak için kolları sıvamaya hazır hale geleceğiz. Alman Filozof Scheler’in dediği gibi ‘’İnsan, makrokosmozda bir mikrokosmozdur.’’. Bu söze ontolojik açıdan bakacak olursak bizim fark oluşturmamız sadece küçük bir etki oluşturacak olsa da her insanın yapacağı küçük farklar bütün olan makrokosmozda değişimi elbette sağlayacaktır. Bu yüzdendir ki fark, kişinin kendisidir. Birey ne kadar özgür ise o kadar farklıdır. Evrendeki en büyük farkı yaratmak istiyorsak; prangalardan kurtulmalı ve mekanizmalaşmış dimağların içerisinden sivrilmeliyiz.
      
   Ademin toprağından beden giydiğimiz andan itibaren her bir birey başkalarından veya kendi imkanlarıyla bir şeyler öğrenmeye eğimlidir. Bu ‘’öğrenme’’ arzusu kimi durumlarda ‘’taklit etme’’ eylemine dönüşebilir. İnsanın ‘’taklit etme’’ arzusunu görmemek mümkün değildir. Bu arzunun güçlü olması beraberinde bazı şahsiyetlerdeki yönetme, köleleştirme duygusunu da tetiklemekte. Bu şahsiyetler algı operasyonları aracılığıyla taklit etme arzusunun mahkumlarını kullanarak kendi tetiklenmiş duygularını tatmin edebiliyor. Etrafımızı gözlemlediğimiz zaman küçük, büyük, genç, yaşlı demeden genellikle herkesin kemiğe bürünmüş hareketler sergilemekte olduğunu fark edeceğiz. ‘’Moda’’ deyip ‘’tek tip kıyafet’’ giymekten çekinmezken, okullardaki ‘’tek tip kıyafet’’ formatına isyan edecek kadar mahkumlaşmış kişilerle aynı gezegeni paylaşıyoruz. İnsanlar sırf popüler olduğu için; ‘’herkesin’’ gittiği kafelere gidip, ‘’herkesin’’ istediği menüyü isteyip, ‘’Herkes beni kıskansın.’’ zihniyetiyle sosyal medya platformlarında yediği menüyü, oturduğu kafeyi sergilemekte. Yaşayan bunca insan bu popüler kültür dediğimiz algıyla; kimi zaman kendi karakterine, kimi zaman ise milli değerlerine uymayan tavırlar takınmakta. Peki kimler milletlerin asimile olması taraftarı? Algı operasyonları kimler tarafından ve neden yönetiliyor? 

     Özetle, biz insanlar bu dünyaya ne köle olmak için ne de sadece bir toprak parçası olmak için geldik. Kendimizi tanımak bizim en büyük özgürlüğümüzdür. Özgürlüğümüzün prangalarının kanatlanmasına izin vermeliyiz. Erich Fromm’un ‘’Geçmişin tehlikelerinden birisi esir olmaktı, geleceğinki ise robot olmak.’’ sözünden hareketle: Bizler hür insan olmayı öğrenmeli ve gelecek nesillere öğretmeliyiz.