..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: deli1984
Eser Sıra Numarası: 180216eser63



                                                                            SUSUYORUM

     Sorular! Bütün vebali de günahı da onların boynuna ama söylemem lazım bilin, kimse günaha batmış doğmaz, sonradan, çok sonradan batırılırlar ve ne yazık ki pek çoğu da boğulur günahlarında. Bende boğuldum. Madem boğuldum, madem gidiyorum bu keder kokan dünyadan sorularım var aklımda, eksilmeyen. Onları yanımda götürmeyi dilemiyorum, size yâd ediyorum onları. Özür dilerim.

Küçük yaşlardan beri kendimi dışardan izlermişim de, içimden çıkmak isteyenler varmış gibi hisseder, korkardım. İşte tam o sıralar başladı “ben kimim” sorusu. İlerleyen zamanlarda, cevabını kafama vura vura kazıdılar: Another brick in the Wall (Duvardaki başka bir tuğla). Beğensem de beğenmesem de gerçekti bu ve bilincime batıyordu. Sonsuz derin yarıklar açılıyordu üst üste. Korkuyordum düşünce kanamasından yitip gideceğim diye. Öte yandan düşünceler vardı anlamaya çalıştığım. Her toplumun nevi şahsına münhasır normatif değer yargıları olan “biz”ler olduğunu. Bunun dışında kalanlar ise “siz”lerdi. Ben ise iki ucu keskin uçurum arasında “ben kimimin” cevabını arıyordum dört başı mahmur. Kimdi bu biz-siz? Anlamlandırabildiğim kadarıyla “biz” günümüz Türkiye’sinde, Türk’üz, Müslümanız (tercihen Sünni), heteroseksüeliz, erkeğiz, askeriz… Bu kimliğin “yüceliğinden!” mahrum bırakılanlar ise “siz”idi. Zannımca, ben arafta kalanlardandım. Kendimi “biz”(cennet) veya “siz” (cehennem) olarak tanımlamak istemediğimden arada kalmayı tercih ettim. İki uçurumun arasında kalmıştım ve biliyordum eninde sonunda düşüreceklerdi engin dalgalara.
Ne acı! İlla bir yere ait mi olmamız gerekiyor? Bir ülkeye, dile, dine? Olmadan olmaz mı? Olmaz azizim, izin vermezler. Daha evdeyken öğretmeye başlıyorlar: Sen Müslümansın, Yahudi’sin, Hristiyan’sın. Sonraları ekleniyor üzerine Türk’sün, Ermeni’sin, Kürt’sün… Bu dayatmalar küçük yaşlarda okulda empoze ediliyor. Tarih dersinde: Bizim ceddi alamız budur, yaşasın şanlı tarihimiz. Coğrafya dersinde en bereketli ülke bizimkisi, diğer ülkeler hasetlerinden çatlıyor, ülkemiz üzerinde planlar yapılıyor. Edebiyat ders kitaplarında ise ancak “makbul” olanları görebilirsiniz. Tabi “makbul” olmayanlar “maktul” çoktan edilmemişse bulabilirsiniz unutulmaya yüz tutmuş tozlu kitap yığınları arasından. Alır, temizler, evinizin en güzel köşesine dizersiniz, ta ki birileri kapınıza dayanana kadar. Bin bir zahmetle aldığınız, onardığınız kitapları diri diri yakarsınız. İnsanların zihinlerinde kaybolan kitabın değerinin azalması ya da yok olması bir insanının canını almaktan farklı değildir aslında. İnsanlık tarihi, katliamlarla doludur ve kitapsızlığa verilen değerin artması ve bunun desteklenmesi zihinlerde ve yüreklerde yapılan bir soykırımdır aslında. Peki, bunun hangisi daha kötüydü? Bilemem azizim, her ikisi de en nihayetinde “soykırım” değil mi? Biri insanları, diğeri düşünceleri. Bu soru hangi katilin ellerine değmemiş kan, sinmemiş üzerine zulüm demek gibi. Neyse, bu soruyu da yığının arasına koyalım derim, zira sisteme dair fazla soru sorarsam sonum Sokrates Bey Amca gibi olur. 

Zihnimde tıkırdayıp duran sorularla boğuşurken İzmir’e değinmesem olmaz buradan. İzmir deyince aklımıza ne geliyor azizim? Gevrek, boyoz, Kordon ve elbette kadınları. Kadınlar. Ah o kadınlar! Eğer sorulardan daha fazla bir suçlu arıyorsak o da soruyu yöneltenlerdir demiş içimizdeki diktatör. Zira bilmeliyiz ki, onlar Âdeme elmayı yedirdi, şehvetleriyle mahlûk-u erili baştan çıkardı, Pandora’nın kutusunu açtı. Daha neler neler? Hakikaten neler? Yani neden her kötü rol kadına ait? Kadın hep erkeği baştan çıkarır çünkü o etten buttan ibarettir. Erkeklerde etini budunu kemirmek isterler. Olurda kemirmesine izin vermezlerse: “Tahrik etti, kıyafeti uygun değildi.” derler. Günümüz toplumunda yaygın olarak kıyafetin tacize ve tecavüze yol açtığı düşünülüyor. DW’de yayınlanan habere göre, Brüksel’de kurulan bir sergide, tecavüz eylemine maruz kalan şahısların, üzerlerinde eylem sırasında ne giyindikleri sergileniyor. Aralarında okul önlüğü, polis üniforması da bulunmakta. Yani küçük bir okul çocuğuna da bu silah doğrultulabilir, sistemin içinde bulunan bir polise de. Peki, bunun karşılığında yasalar ne tavır sergiliyor? İyi hal indirimi, rızası vardı! Bu tarz tutumlarda bu eylemin meşrulaştırılmasına yol açıyor. 

1912 yılında Suffragette hareketinde kullanılan bir slogan vardı: “We don’t want to be law breakers. We want to be law makers (Biz yasaları yıkanlar değil, yapanlar olmak istiyoruz).” Bu gün yasaları yapan toplumların içinde, kadınlarında en az eril çoğunluk kadar bulunabildiği demokrasilerde, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramını görebiliyoruz. Bu gün pek çok doğu ülkesi Batı Avrupa demokrasilerinin aslında o kadar da gelişmemiş olduklarını söyleyip olaylar örgüsü tarafından savlarının altını doldurmaya çalışıyorlar. Lakin bu sav, sallanan bir diş gibi her an düşmeye hazır ve nazır çünkü kavramları birbirine karıştırıyorlar. Toplumun etik ve normatif davranışı ile hukuk farklı disiplinlerdir gelişmiş demokrasilerde. Cinayet, tecavüz, taciz vb. olaylar maalesef ki dünyanın her tarafında oluyor çünkü insanın kemirme arzusu her toprakta nüfus edebilir. Burada önemli olan, sistemin bu açlığı suladığı mı yoksa kuruttuğu mu? Kadınlar için birileri tarafından belirlenen rollerin varlığı ve birçoklarının buna itirazı olmaması bunu körüklemekten öteye geçmez. Buna karşı kendi düşünceni dillendirdiğinde cevap açık oluyor: “Beğenmiyorsan git Avrupa’ya!” Gitmek zorunda mıyım? Bir şeyleri değiştirmek için savaşamaz mıyız? Mesela, birileri çıkar öne, adım adım bir kaç söz söyler ve dünya değişir. Bu Pakistan’daki bir kız çocuğunun: “Bir çocuk, bir öğretmen, bir kitap ve bir kalem tüm dünyayı değiştirebilir.” demesiyle de olur veya Bastille hapishanesine yürüyen aç insanların: “Liberté, Egalité, Fraternité ou la morte (Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ya da ölüm)” diye haykırmasıyla da. Mesele, savaşımızı nasıl verdiğimiz. Kalbine mimlemişsen vahşi duyguları, elinde silahlar, ağzında marşlar. Ruhlarınız kutsanır Alamut Kalesinin eteklerinde. Arkanızdan belki bir kaç gözyaşı dökülür, sonra milyonların içinde yitersiniz. 

Öte yandan, tutturmuşsanız elinize kalemi, özgürlük bildirgesi de yazarsınız, İran’da kadın olmayı da başarırsınız. Binlerce yıl geçer ama yine de hatırlanırsınız çünkü elinde tüfekle dolaşmak kolaydır ve bundandır bu kadar çok oluşu, kalemle dolaşın da göreyim. Özgürlüğü şakıyan azdır bu savaş kokan diyarda ve belki de bundandır hiç unutulmayışları. Sevgili okuyucular dilerdim ki ben, size daha çok içimdekileri dökeyim ama beni döne döne uyardılar başımda sallanan giyotine el ederek; fazla konuşma, yazma, düşünme. Bende bu tehdit üzerine sustum, eksildim ve yitirdim.