..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: cahit1940
Eser Sıra Numarası: 180216eser27



                                                            İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN

     Biz küçükken, televizyon tüm ülkenin ortak sorunuydu. Çocuklara yemek yedirmek anneler için sıkıntılı bir durumdu ve bize yemek yedirmenin yollarını ararlardı. Bizim aklımız hep oyunda olur, annelerimizin elinden kurtulur, oyuna koşardık. Bir gün sanki ülkedeki tüm annelerin başına taş düştü ve bizi durdurmanın, başka bir söylemle hipnoz etmenin bir yolunu buldular: televizyon. Evimizde tüplü bir televizyon vardı. Annem her gün bana yemek yedirmek için televizyondan bir çocuk kanalı açar, ben de büyülenmişçesine oturup dakikalarca çizgi dizi izlerdim. O sırada annem yanıma oturur, çabucak bana yemek yedirip karnımı doyurmaya bakardı. Televizyona odaklandığımdan yemeklerin tadını alamaz, sadece karnımın doyduğunu hissederdim. Yemekten sonra birkaç saat daha televizyon izler, ondan sonra uyurdum. Televizyon çocukları susturmak için güzel ve pratik bir kurtarıcıydı ve bu kurtarıcının  “çocuk susturmak” konusunda oynadığı rolü babalarımız da çok geçmeden fark etti.  Annelerimiz bir yere gittiği zaman babalarımız televizyonu açar, önümüze abur cubur koyduktan sonra kendi âlemlerine dalarlardı. Bir süreden sonra günler rutin bir hal aldı. Eskiden evcilik oynamak için gittiğim arkadaşımın evine artık kuyruğu uzun, takım elbise giymiş fareleri, birlikte dans eden şekilleri izlemek için gider oldum. Biz televizyon izlerken annelerimiz sohbet eder, kahvelerini yudumlarken “iki çift lafın belini” kırarlardı. On yıl öncesine kadar kimse bizi bekleyen felaketten haberdar değildi; robotlaşmakta olan dünyanın sonu gelmez felaketi çok yakında kapımızı çalacaktı, hem de teknolojinin çelikten elleriyle!

     Çocukluğumuzun üstünden yıllar geçti ve biz genç bireyler olduk. Hayatın üstümüze yüklediği ağır sorumluluklarla baş etmeye çalışırken karşımıza bazı sorunlar çıktı. Çizgi dizilerle tembelleştirilen küçük çocuklar büyümüştü; çalışmamız gereken dersler vardı ve ailemizi tatmin etmek kolay değildi. Peki, biz ne yaptık? Küçüklükten beri süregelen alışkanlığımızı devam ettirip televizyon izledik. Sonra “teknoloji çağına” ayak uydurayım derken son model dokunmatik telefonlar elimizden düşmez oldu. Kendimizi “internette sörf” yapmaya öylesine kaptırdık ki derslere zamanımız kalmadı, çoğu zaman ödevlerimizi okula giderken otobüslerde yaptık. Derslerdeki başarı düşüşümüzü gören ailelerimiz bize baskı yapmaya başladı ve içlerini “ya çocuğum okumazsa” telaşı sardı. Sonra bize kızdılar, telefonlarımızı elimizden alıp televizyonun, bilgisayarın fişini sakladılar. Bir anda boşluğa düştük. YouTube, İnstagram, Facebook olmadan hayatımızı devam ettirmemiz imkânsız geliyordu. Telefonun, bilgisayarın, televizyonun bizim için içkiden, uyuşturucudan farkı yoktu, tek kelimeyle bağımlı, ümitsiz vakalardık. Psikolojimiz bozulmaya başladı, stresimiz, baş ağrılarımız arttı, şiddete meyilli bireyler haline geldik. Bu davranışlarımız sonucu psikologların cepleri doldu. Ailelerimiz bize kızdı, hırpaladı, kendimize gelmemiz için uyarılar yaptı. Ama neden bize kızıyorlardı, bu hale gelmemizin sebebi onlar değil miydi? Neden telefona, bilgisayara muhtaç olduğumuzu anlamıyorlardı, neden geçmişi hatırlayıp düştüğümüz bu durumda hatalarının olduğunu kabul etmiyorlardı? Küçükken televizyonla değil de kitaplarla haşır neşir olsaydık sonuç bambaşka olmaz mıydı?  Bize ”Annenin karnından telefonla doğmadın” deniyordu ama biz kendimizi bildik bileli telefonla haşır neşirdik, yani telefonları elimizden bırakmak için annemizin karnından onlarla çıkmamamız yetmiyordu. Ayrıca bir süreden sonra televizyon izlemek için arkadaşa ihtiyacımızın olmadığını fark ettik, odalarımıza kapandık ve kendi küçük teknoloji dünyamızı oluşturduk. Bazımız oturduğu yerden video çekip “sosyal medya fenomeni” oldu, bazımız bu fenomenleri izlemekle yetindi. Aradan kısa bir süre geçti ve biz internet ortamından para kazanabileceğimizi anladık. Okullarda dirsek çürütmek çoğumuza saçma geldi. Artık televizyon izlemeye de ihtiyacımız yoktu çünkü bazı uygulamalardan telefonlar ve bilgisayarlar sayesinde istediğimiz videolara anında ulaşabiliyorduk. Gün içinde gösterdiğimiz en büyük eylem bilgisayar başından kalkıp mutfağa gitmek oldu. Gençlerden bazıları “sosyal medyadan da para kazanılabileceğini çetin yollarla ailelerine kanıtladıktan sonra” bu “oturduğun yerden para kazanma olayı” ebeveynlerin de hoşuna gitti. Sosyal medya, internet, telefon, her şey ama her şey çocuklarının üstüne titreyen ebeveynler için meşrulaştı.

     Artık herkes gayet tabii telefonuyla vakit geçirirken ve internetin, daha doğrusu “ilerleyen teknolojinin” kimselere zararının olmadığını beşikteki bebekten tut da mezardaki ölüye kadar tüm dünya anlamışken haber kanalları bugüne kadar duyulmadık bir şey duyurdu: “Dünyanın ilk insansı robotuna vatandaşlık verildi!” O anda olanları fark ettim. Teknoloji denen şey yıllardır bize alıştırılıyordu. Gerek güzelliklerini göstererek, gerekse internete ulaşmamızı sağlayan araçlarda, teknolojik aletlerde, indirim yapılarak; kolay olana ulaşmamız daha mantıklıydı ve kimse geleceği düşünmüyordu. Çünkü zihinleri düşünemeyecek kadar elektronikleşmişti. İlk insansı robot kendisine aile kurmak istediğini söyledi ve nedense kimse buna karşı çıkmadı. Fakat ben kendi kendime sordum; robotun kendisine aile kurduğunu varsayalım, sonra ne olacaktı? Yaratıcısının sözünden çıkıp dünyayı ele geçiren ve sonsuza dek hüküm süren robotların olduğunu pekâlâ kitaplardan biliyorduk ama ya bu ironi gerçek olsaydı? O zaman tüm insanlık silkinip kendine gelmez miydi? Birileri on yıl önce çıkıp yakın zamanda insansı robotların üretileceğini söylese herkes o kişiye deli gözüyle bakar, hatta dışlardı. Şimdi ise bir robota vatandaşlık dahi verilmişti ve bahsi geçen bu “insansı robot” aile kurmak istiyordu! Ben, bu genç kız teknoloji ve insansı robotlar hakkında düşünmeye başladım. Her yıl üretilen, bir öncekinden daha farklı özelliğe sahip telefonlar, görüntü kalitesi gittikçe netleşen televizyonlar biz teknoloji dünyasına daha çabuk alışabilelim diye “fark ettirilmeden” hayatımıza sokulmuştu. Ben ise zamanla bunlar karşısında hayrete düştüm ve bizi yüzümüzden, parmak izimizden tanıyan telefonların robotlar ile iş birliği yapabileceğine karar verdim. Bana göre bir robot kafasına aile kurmayı koymuşsa onu yaratan gücün kararını dinlemezdi ve ben o güçlerin dünyanın ilk insansı robotuna aile kurmak için çalışıp yeni robotlar üreteceğine inanıyordum. Her ne kadar teknolojiyi geliştiren insan beyni de olsa teknoloji bizden akıllıydı! Düşündükçe aklıma başka sorular da geliyordu. Kısacası bugüne kadar gerçekleşen tüm teknolojik olayın, üretilen tüm teknolojik aletlerin “dünyamızı robotlaştırma çalışmalarının” bir parçası olarak görüyor ve bunun karşısında sıkıntı çekenlerin neden biz gençler olduğunu anlamaya çalışıyorum; çünkü bize telefonlar yüzünden çalışmadığımızı söyleyen ebeveynlerimiz de aynı durumdaydı ve ellerindeki yahut izledikleri, şeylere kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki eşit durumda olduğumuzun, yani teknolojinin yakında dünyamızı ele geçireceğinin, farkında değillerdi. İnsansı robotlar koca aileleriyle dünya yönetimini ele geçirdiklerinde bu durum yediden yetmişe doğal gelecekti!

     İşte ben bu tür şeyler hakkında çok düşünüyorum. İnsanlar gelecekte bizi nelerin beklediğini bilmiyor. Daha doğrusu “biz ellerimizle ne gibi felaketlere yol açacağımızı bilmiyoruz”. Ve ben her gün kendi kendime soruyorum: Yaşadığımız dönemdeki insanlar karşı karşıya olduğumuz felaketin farkında mı? Kendi ellerimizle ürettiğimiz yapay zekâ bizi ezip geçtiğinde kendimize kızacak mıyız?