..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: bulut0842
Eser Sıra Numarası: 180216eser44



                                                                 SONSUZ NEDEN

Önümde tüm gerçekliğiyle beliren: anlayan
Gözlerimdeki şüpheyi fark eden: sorgulayan
Kapıyı gösteren ama anahtarı vermeyen: oyalayan
Her şeyiyle hayat.

Hayat anlar, sorgular ve oyalar. Bu düşünceye sıkıca bağlanıp asla bırakmamak istemişimdir bu ilkeyi hep, çünkü beklemeye bir neden sunar hayat: Hayat oyalar…  Biz insanlar, sürekli bir neden arayışı içinde olup bir kere elde ettiğimiz “ideal”i asla bırakmak istemeyiz. Ancak bazı zorunluluklardan kaçmak imkansızdan farksızdır. Belki ucu körelmiş bir kalem ve boş bir duvar bütün nedenleri sunarken bizim yaptığımız tek şey, unutacağımızı bilerek gerçekliği tatmamış gözlerle o duvara bakmaktır. Nokta bütün sertliğiyle konulduğu anda, gördüklerini hatırlayamayan gözlerin yeterince cesareti bulamayarak açılamamasıyla ve önüne çekilmiş perdeyi kaldıramamanın getirdiği şaşkınlıkla geriye kalan tek şey “ilk ağlama” olur. Bu yüzdendir neden arayışımız, karanlığı aydınlatabilecek o duvardaki minik anılar uğruna. Elbette insan sürekli daha fazlasını arzular ve bu da bir soruya yöneltir bizleri : “Sonsuz nedene ulaşmak mümkün müdür?”  Bunun cevabı benim için başka bir soruda gizlidir aslında:

“Ebedî olanla edebî olan bir midir?”

Bir kalem ve bir kâğıt: Yokluğun ve varlığın arasındaki ince yol! Kalemle kâğıda el değmediğinde her ikisi de hiçlikten başka bir şey ifade etmez. Ancak bir insan yalnız kalem ile nokta koyabilir ve kalemin noktasının anlamlandığı yegâne yer, kâğıttır. Aslında biz kâğıda her nokta koyduğumuzda kendimize yapılanı tekrarlamış oluruz ancak kendimize yapılanı ne olarak yorumladığımıza bağlıdır bu. Dostane bir armağan ya da karamsar bir eziyet? Dolayısıyla insanın bu davranışı ya intikam arzusunun ya da iyimserliğinin göstergesidir. Niyeti iyi ya da kötü; sonuçta el, kalem ve kâğıda yansıtmak için değer.

Biz yansıtmak için de sebep ararız nihayetinde. Kâğıt üzerine yansıttıklarımızı, ifade ettiklerimizi var etmek için neden ararken kendi varoluşumuzun nedenlerini de düşünürüz aslında.  Kâğıt üzerindeki duygular kendi hislerimizdir; üzerinde yaşanılanlar kendi anılarımızın ufak taklitleri, arananlar bizim de cevap aradığımız sorular ve bulunanlar da gerçek cevaplarıdır. Demek ki insan kendini edebî olanla yansıtır ve keşfeder. Belki bunun içindir ki kimisi, ben de dahil olmak üzere, yanında daima küçük bir defter ve bir kalem taşır, ani “duvar anıları”nı bir araya toplamak ve kendini edebî olanda buldukça bu sefer ebedî olana yaklaşmak için.

Bu soruya cevap aramamdaki en büyük nedenlerden biri de ebedî olana ulaşmanın mümkün olup olmadığını anlamaktır. Bir kâğıdın üstündeki sözcüklerin kendi kişiliğimizi, duygularımızı, anılarımızı ve sorularımızı yansıttığı bellidir ancak yazdıklarımız, bizi bütün benliğimizle yansıtabilir mi? Ebedî olana ulaşmakta yanıtlamamız gereken sorulardan biri de budur çünkü varoluşumuz için sonsuz bir neden arıyorsak bu neden, elbette, kendi duvarımıza ait olmalıdır. Her noktanın farklı bir vuruluşu, her noktadan önceki yazının farklı bir üslubu varsa her nedenin de bir sahibi vardır. Tamamıyla benliğimizi yansıtmanın yolu bütünüyle kendimizi tanımaktan, edebî ve ebedî olanı anlamaktan geçer.

Kendimizi tanımak, edebî ve ebedî olanı anlamak aslında basit bir ön yargının üzerine kuruludur: Taklit. Bu kavramlar karşısında hayatın, benim düşüncemde, bize uyguladığı tutumun aynısını taklit etmek yeterlidir. Hayatın bizi anlayıp sorgulayıp daha sonra da oyaladığı gibi biz de kendimizi, edebî ve ebedî olanı anlayıp sorgulayıp ve bu kavramlarla oyalanırsak sonsuz nedenimize ulaşabiliriz. Belki de Sait Faik`in “Yazmasam deli olacaktım.” sözlerini yaşıyorumdur?  Onun gibi yazmaya ve yazmaya ilişkin “edebî” ve “ebedî” kavramlarına tutkuyla bağlanmam bu yazıyı yazmamın nedenini açıklıyor. Böylece edebî olanda kendimi bulmamdaki nedeni de daha kolay anlatabilirim. Bu kavramlar bizler için Sait Faik’in “ebedî olanı bulduğu” yazma zevkinden, çok daha uzakta da olabilir. Ancak daha nice örnekleri de akıldan çıkarmamak gerek. Nitekim Attilâ İlhan da ebedî olana ulaştığını şu dizelerde dile dökmüştür bence:

Korkacak bir şey yok hesap tamam
Sıram geldi mi hatta güleceğim
Kendimi hazırladım biliyorum”

Ebedî olanın yanında ölüm ve diğer kavramlar çok daha somut ve anlamsız kalır aslında çünkü ebedî olana sonsuz nedenle ulaşılır ki o da bütün kavramların varoluş nedenidir.

Sonsuza ulaşmak için sonsuzu feda etmek gerekir! Gerekir mi?