..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: bozgun1310
Eser Sıra Numarası: 180214eser03



                                                        İÇİMDEKİ BOZGUN

     Küçükken her gece annemin masallarıyla yatağa girerdim. Hiç şüphesiz günün en sevdiğim zamanı uyumadan önce annemden masallar dinlediğim saatlerdi. Her gece farklı bir masal okurdu annem. Ben de bir heyecan içinde battaniyemi başıma kadar çeker, annemin anlattıklarını hayal etmeye çalışırdım. Annemin çevirdiği son sayfalarda göz kapaklarımın istemsizce kapandığını, gözlerimden damla damla akan uykuyu sıcacık yanaklarımda hissederdim. Yine de göz kapaklarıma binen o ağırlığa karşı direnir, esnemekten yorulmuş bir halde olsam da her zaman o masalları sonuna kadar dinlerdim. Ne zaman ki kötü cadı ölürdü, o zaman kendimi uykunun kollarına atardım. Kaygılarım kötü cadı ile birlikte kaybolurdu. Yüreğim bir anda ferahlardı, artık rahatça uyuyabilirdim çünkü tüm kötüler ve kötülükler kaybolurdu. Ama sadece masallarda böyle olurdu. Gerçekte kötülüğün hiç kaybolmadığını anladığım zaman kendimi büyük bir boşluktaymış gibi hissetmiştim.

Küçük yaşımda tanıştığım bu kötü karakterler belki de bu dünyadakilere kıyasla en masum olanlarıymış. Sonradan kötülüğü sadece masallarda değil; insanların adımlarında, sözcüklerinde ve bakışlarında da görmeye başladım. Kötülük başlarda masallardaki gibi basit bir kavram gibi göründüyse de gözüme sonradan kötülüğü anlatmanın ne kadar güç olduğunu kavradım. 

Öyle ki kötülük her zaman aynı şeyi ifade etmiyordu. Kimi insanlar bir karıncayı ezmeyi bir vahşet, göz ardı edilen bir cinayet olarak düşünürken; diğerleri bunun hayatın bir gerçeği olduğu fikrindedirler. Bu tür olayların kötülüğü tartışılabilir, öte yandan bazı kötülükler herkes tarafından aynı derecede kötülük olarak kabul edilir. Bu kötülüklerin farkına ben ilk olarak televizyondaki gözü yaşlı anayı, yere kanı bulaşmış küçük çocuğu, memleketlerini acılarla terk etmek zorunda kalan insanları gördüğümde vardım. Boğazımda bir yumru, yüreğimde bir acıyla sorguladığım tek şey bazı insanların nasıl bu kadar kötü olduğuydu.
İnsanoğlunu doğduğu, bulunduğu çevrenin, yakınlarının, etrafında gözlemlediklerinin şekillendirdiği düşüncesi tartışılmaz bir gerçektir. Öyle ki bugün yaptıklarımızın nedenleri de aslında geçmişimizde yatar. Bizler geçmişteki sevinçlerimizle, korkularımızla, kalp kırıklıklarımızla, bizde iz bırakmış her şey ile yürümeye devam ederiz ve aslında her adımımız bir öncekine göre daha derindir. Çünkü her an daha fazla şeye tanık oluruz, daha fazla şey görürüz. Kötülük de bunlardan biridir. Her insan hayatının bir noktasında kötülük ile karşılaşır. Tek fark bazılarımızın bu kötülükle küçük yaşlarda tanışmış olmasıdır. Küçüklüğünde kötülüğe tanık olmuş ya da kötülüğe maruz kalmış bireylerin ileride bizim tabirimizle “kötü bir insan” olma ihtimali yüksektir. Çocukların zihni tertemizdir fakat kirlenmeye açıktır. Kirletilen zihinlerdeki bu leke kolay çıkacak türden değildir ve çıkarılmaz ise büyük bir tehlike oluşturabilir.

Bu tehlikeyi yaratanlar sadece küçükken ruhuna darbeler alan, kirlenen ya da kirletilen insanlar değildir. Bazı insanlar da sevdiklerini korumak için kötülüğe başvururlar. Öyle ki bu bir tek gülü yaşatmak için diğer tüm çiçeklerin suyunu kesmek gibidir. Peki bu, o gülü yaşatmak için eldeki tek çare midir? Yoksa korkunun yarattığı bir tedbir midir? Sevdiğinin hayatını kurtarmak için geriye kalan herkesi ateşe atmak kolay mıdır bu kadar? Vicdan hiç sızlamaz mı?

Sonra yine aklıma başka kötülükler geliyor, tüylerim diken diken. Eskiden parıldayan o ışıl ışıl gözler şimdi morlara bürünmüşler. Her zaman ezilir mi güçsüzler? Bir bakışı adamın, kadının cehennemi olur mu? Ne isterler o narin bedenlerden? Neden bu kadar kötüler?  Kendinden olmayanın canını alacak kadar; rengiyle, diniyle, diliyle onu ezecek, yetmeyecek kölesi yapacak kadar neden kötüler? Karanlık bir geçmiş, sevdiklerini koruma arzusu, bencillik; bunlar kötülük yapmayı mı gerektirirler?

Tüm bu sorular düşündükçe daha da büyüyor içimde, cevap aradıkça çoğalıyorlar sanki. Bir yerde vahim bir yanlış yapılmış ve ben harıl harıl içimdeki bozgunla söyleşiyorum. Harekete geçmek istiyorum, kendimi suçluyorum, susmakla suçluyorum bazen. Tüm o solan çiçeklerden ben sorumluymuşum gibi, bağırsaydım belki sesimi duyan biri olurdu diyorum. Çiçeklerin bir sese ihtiyacı vardı, uzaktan bakan gözlere değil. İşte o an aklıma geliyor Zülfü Livaneli, hani “Bir yerde kötülük varsa oradaki herkes biraz suçludur.” demişti ya, suçlu hissediyorum ben de işte, iliklerime kadar suçluyum. Sessiz oldukça da devam edeceğim suçlu olmaya, sessiz oldukça hepimiz devam edeceğiz suçlu kalmaya.