..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: bilinmez3287
Eser Sıra Numarası: 180217eser01



                                                   SONUÇSUZ MONOLOĞUM

    Bazen, olmadık zamanlarda kendimize sorular sorarız ve cevaplarını her zaman alamayabiliriz. Ki çoğu zaman beklemediğimiz anda gelen bazı soruların keyfimizi kaçırdığı da doğrudur. Böyle anlarda genellikle içten içe biliyor olduğumuz cevapları veremeyiz, vermek de istemeyiz.  Ne var ki, bir olasılık daha vardır ki, doğru soruları bulamadığımız için peşinde olduğumuz yanıtları da alamayız. Kendimi bildim bileli kendime “Ben kimim?” diye soruyorum. Ve ne yazık ki kendime verdiğim hiçbir yanıt beni tatmin etmiyor, tam anlamıyla beni anlatmıyor.

Bu hayatta yaşadığım süre boyunca yapmayı sevdiklerim ve özellikle yapmak istediklerim oldu. Mesela sanat... Müzik hayatımın bir parçasıydı zaten hep, edebiyatsa benim bir parçam… Bazı insanlar sanatla, bu dünyanın somut sınırları içerisinde tanışırlar. Ne var ki ben sanatın eline doğduğumu düşünmüşümdür. 

Çoğu yazar adayının kendine sorduğu yegâne sorudur neden yazıyor olduğu. Ben de bir gün gerçekten çok iyi bir yazar olmak isteyen küçük bir kız olarak bu soruyla bayağı haşır neşirdim. Belki kim olduğumu tam olarak bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı ki, ben farklı bir insandım. Hayatımın nasıl yol alacağı sadece benim elimdeydi. Gelecek otuz yıl içinde, “Nobel”li bir yazar olabilirdim. Ya da gençliğimi kendiminkiler yerine başkalarının hayallerini gerçekleştirmeye harcamış, yazmak deyince yüzünde buruk bir gülümseme beliren, içinde ukde kalmış hatta yarım kalmış bir kadın olabilirdim. İlk seçeneği tercih ettim. 

Yazmak demek, karanlığa düşürülen bir ışıktı, karanlıkla ışık arasında sonu gelmez bir köşe kapmacaydı, gerçeklerin belleğiydi, insanı insan yapan her duygunun çığlıydı; kısacası acı çekmek demekti. Hayata ayna tutup ona ait görüntüleri, yaşantıları yansıtmak, duygu ve düşünceleri somutlaştırmak, içimizdekileri görünür kılmaktı. Yeni bakış açıları sunmak, yeni renkler, yeni tatlar katmaktı yaşama; Gerçekleri yapmakbozmak; soyutlamaktı bazen de. Usta kalemlerin; yazmak üzerine dedikleri, demek istedikleri bütün bunlar.

Şundan eminim ki bedeli nasıl bir acı olursa olsun asla cahilliği tercih etmeyeceğim. Ne kadar üzülsem de, bıksam da, başıma ne gelirse gelsin, her seferinde yazmayı seçeceğim ben de. Anlatacaklarım var benim de. İçimde öyle bir anlatma arzusu var ki, beni yakıp kavuruyor. Her şeyi anlatmak, aklımdaki bin bir düşünceyi yazıya dökmek istiyorum. Çünkü ancak yazarak bulabilirim kendimi. Yanmamak için mi yazacağım yanmak için mi işte bunu bilmiyorum. Yazmak böyle işte, hem beni yaralayan bıçak, hem de asla onsuz yapamadığım merhemim.

Aslı Erdoğan, Kabuk Adam’da: “Ben her satırımda, her hikâyemde aslında kendimi anlatırım.” derken benim düşüncelerime de tercüman olmuş. Ben her yazdığımda kendimi yazarım. Aradığımı bulmak amacıyla. Belki bir gün bir cümle yazarken sihirli bir an olur da her şeyi anlarım diye. Eminim ki bir gün bir şey yazacağım ve insanların hayatları değişecek, dünyaya daha önce hiç bakmadıkları bir açıdan bakabilecekler, göremediklerini görecekler. O uyanamadıkları uykularından uyanacaklar. Fakat daha önce de belirttiğim gibi, asıl ben aradığımı bulmuş olacağım. Bu dünyanın ne olduğunu, kim olduğumu, her şeyi anlayacağım.

“Ben kimim?” sorusu çok ucu açık bir soru. Oldukça geniş konuları kapsayabilir. Benim kimlik arayışım büyük resmi görmek üzerine. Elbette saçımın kumral, gözlerimin mavi olduğunu, yaratıcı ve duygusal, liderlik özelliklerine sahip, meraklı bir kız olduğumu biliyorum. Fakat bunlar bir insanı tanımlayabilmek için yeterli değil. Nasıl ki, bir kitabı tanımlamak için sayfa sayısı, adı, yazarı, basım tarihi hatta konusunu ve karakterlerini bilmek yeterli değilse, benim kim olduğumu anlayabilmem bu bilgilerden fazlasını gerektiriyor. Çünkü bir kitabı anlamak için okumak gerekir. Bir hayatı önemli yapan şey ayrıntılar değil midir?

Bazen yeni insanlarla tanışıyorum. Bu benim için çok heyecan verici. Sanırım tanıştığım her yeni kişide o henüz tanışmadığım hayalimdeki kusursuz insanı arıyorum. Bu da galiba şimdiye kadar kimseyle beni tamamen tatmin edebilecek bir arkadaşlık yaşayamadığımdan kaynaklanıyor. Neden bilmiyorum ama hiçbir tanıştığım insanın yanında yüzde yüz kendim olamıyorum. Her birine içimdeki geniş repertuarımdan bir parça gösteriyorum ama asla tamamı olmuyor bu. Hayal kırıklığına uğruyorum. Acaba sorun bende mi diye düşünüyorum bazen. Beklentim mi çok fazla? Ya da bu arkadaşlıklardan tatmin olmamamın sebebi aslında narsistik bir yapıya sahip olup da kendimden başka kimseyi beğenmemem mi?
Evet, kendimi beğendiğim doğrudur. Fakat ben bunun sebebinin egoistlik olduğunu sanmıyorum. Bazen arkadaşlarım bana egoist diyorlar. Ve buna kalpten inanarak söylüyorlar. Benim kafamı karıştırıyor bu durum. Anlattığın, karşıdakinin anladığı kadardır, doğru. Fakat ben onların ne gördüğünden bağımsız olarak kendimi bazen çok aşağılık görüyorum. Çok kötü kalpli biri olduğumu düşündüğüm zamanlar oluyor. Arkadaşlarım hakkında yetersiz olduklarını düşünerek, bazen gerektiği için yalan söyleyerek -mecbur kalıyorum, yoksa tercih etmem-etik davranmıyorum. Kısacası George Orwell’in 1984’ünde olduğu gibi düşünce suçuişleyerek vicdanımı yılın büyük bir bölümünde soğuk iklim şartları altında ıstıraba terk ediyorum. Bu düşünce suçu kavramıyla karşılaştığımda, çok garip hissettim. Sanki olmadık bir yerde beni iyi tanıyan bir tanıdıkla karşılaşmışım gibi... Gerçi 1984 bir distopya, bense normal bir dünyada yaşıyorum. 

Neye göre, kime göre “normal”? Tartışılabilir bence. Yasak olanı düşünmenin kişiye yaşattığı pişmanlık, farklı olduğunu bilmenin verdiği korku dengemi bozsa da ara sıra, her depremden sonra uyanışım farklı oluyor, kendimi daha bir buluyorum sanki.Kendimi irdelerken neyi düşünüp neyi düşünemeyeceğime dair bir yasa yok hiç olmazsa!
Aslında mesele arkadaşlarımı, insanları sevmemem değil. Fakat bu dünyada iletişim kurabilmek için sevmek tek başına yeterli değil fikrimce. Ortak fikirler, düşünceler, tutkular olmadıktan sonra nasıl vakit geçirebilir ki iki insan?

Kendimi çelişkili durumlarda bulduğum oluyor zaman zaman. Olabildiğince normalden kaçmaya çalışırım genelde. Popüler kültürü besleyen kişilerin, ürünlerin beni tatmin etmediğini anladığımdan beripopüler kültürü takip etmiyorum. Edersem de nedenlerim ve amaçlarım farklı oluyor. 

Hayatımda normal dışı durum çok, e “normal olarak” alışılagelmiş, sıradan diyaloglar, klişe durumlar beni bunaltıyor. Yaşıtım kızların hobileri giysi ve makyaj malzemesi alışverişi yapmak, süslenmek, kendini büyük göstermek... Ben kitapları tercih ediyorum, yani düşünmeyi. Bunun sebebi yapamayacak olmam değil, tercih etmemem. O kadar eleştiriyorum ve onaylamadığımı söylüyorum fakat bazı akşamlar yine de düşünürken yakalayıveriyorum kendimi; acaba elimdeki tüm parayı kitaplara değil de yeni çıkan far paletlerine, rujlara, ayakkabılara harcamak nasıl olurdu? Ben de keyif alır mıydım? Bazen yapıyorum da bu eleştirdiklerimi. Yoksa küçümsenecek kadar altta gördüğüm hayatlara özeniyor muyum içten içe? Bilmiyorum. Hayatı başka, daha doğru bir boyutta yaşadığımı sanıyorken aslında dışında mı kalıyorum toplumun? Kim bilir, belki gerçekten narsistimdir. Kendimi, ve özellikle insanları etiketlemekten vazgeçmeliyim belki de. 

Hayat dediğimiz bu sonu gelecek yolculukta insanların çoğu, kim olduklarını bulamadan göçüp gidiyorlar. Yavaş yavaş anlıyorum sorulan sorunun insanda yarattığı baskıyı, yaptığı dayatmayı. Artık “Ben kimim ?” diye sormayacağım kendime. Yaşamın her bir anıyla cevabına daha çok yaklaşacağım bir soru zaten bu. Yanıtını aramam gereken doğru soru şu olsa gerek: “Ben kendimle nerede karşılaşacağım?”