..




“Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.”


Yazar Rumuzu: beyazgül1974
Eser Sıra Numarası: 180209eser05



                                                          ÇİÇEKLER DE ÖLÜR MÜ?

      Küçükken ölümü bir bedel sanırdım. İnsanlar büyüdükçe suçları ve acımasızlıkları artar, Tanrı da onların işledikleri bu kötülüklerin bedelini ölümle ödetir diye bilirdim. Benim kötü olduğumu düşünürler; Tanrı beni (de) çabucak öldürür diye ‘’Ben artık büyüdüm.’’ diyemezdim. Doğdum doğalı evimizdeki çiçekleri kız kardeşim bilirdim. Çünkü her uyandığımda annemin ağzından iyilik, saflık ve güzelliği belirtecek iltifat kelimeleri ilk benim, ardından çiçeklerimiz için çıkardı. Halbuki onların da büyümesi ve kötüleşmesi gerekmiyor muydu? Ama doğduğumdan beri onları tanırdım. Onların kötülük yapabileceği kimleri vardı, neleri vardı; sadece biz vardık. Uzun bir süre çiçeklerin bize ne, ne zaman ve nasıl kötülük yapabileceklerini düşündüm. Yoksa ben mi görmüyordum? Ama hayır; onların ne bana ne de bize zerre kadar zararları ve kötülükleri dokunmamıştı, dokunamazdı; buna emindim artık.

     Bu kadar emin olduktan sonra bir yaz tatili dönüşümüzde o yaşımda anlatamayacağım bir duygu hissetmiştim. Kız kardeşlerimin yüzleri düşmüştü, bir farklı bakıyorlardı sanki. Bir saniye bakamıyorlar mıydı yoksa? Bize küsmüşler ve surat asıyorlardı galiba. Onlarla kısa bir süre de olsa ilgilenen komşumuzu yadırgamışlardı besbelli. Annemi koşa koşa mutfağa sürüklerken o minicik yüreğimde; benim tabirimde ‘’küsmüş’’, büyüklerinkindeyse ‘’solup, ölmüş’’ düşüncesi çarpıyordu. Benim kalbimin boyutu, bu tabirlerin ağırlığına dayanamazdı. Benim aklımın dengesi bu tabirleri tartamazdı. Olsun, aklıma dayanmış kalbimdeki soruları ve annemi, mutfağa sürüklemeye devam ettim.  Annem üzgün bir tavırla çiçeklerimizin fazla güneş ışığı sebebiyle solabileceklerini söyledi. Annemin hal ve tavırlarına bakılırsa üzgün olduğu anlaşılıyordu. Benim hal ve tavırlarıma bakıldığındaysa, nasıl bir hisse kapılmış olduğum ne fark ediliyor ne de anlaşılıyordu. Galiba büyüklerin çiçeklerimize olan damgası doğruydu, onlar ölmüşlerdi. Tanrım, onlar nasıl bir kötülük yapıp, ne günah işleyebilirlerdi! İşte o gün anladım ki; çiçekler bile ölüyormuş. Ah, çat kapı aklıma dayanan minnacık yüreğim, kork! Bizden başka kimsesi olmayan bu zararsız ve zavallı çiçekler bile ölüyorsa herkes ölür, ölmeli de. O sancımdan beri asla bir çiçek almadım. Evimizde yalnız bir çiçek kalmıştı ama onun ölmesi olanaksızdı. Artık korkmama gerek yoktu.

    O lüzumuz, patavatsız gün arsızlığıyla bir kere daha geldiğinde anladım ki; şu dünyanın en güzel, en narin, en masum ve temiz kokulu çiçeği bile ölüyorsa, değil insanların; başka hiçbir çiçeğin hakkı yoktu yaşamaya. Benim hayatıma tek kalan çiçek, kokusuyla dünyanın yapaylığını es geçen, güzelliğiyle yeri göğü uyandırıp kendine hayran bırakan çiçek bile öldüyse, vay diğerlerinin haline! Bir beyaz güle bile biçilen bir ömür varsa, vay insanların haline! Zararsızın bile bedelinin olduğu bu dünyada, vay zalimlerin haline! Benim beyaz gülüm; yatak odasının duvarında asılı olan düğün fotoğrafından hatırama yerleşmiş, bembeyaz gelinliğin içinde masumluğu ve temizliği simgeleyen annemdir. ‘’Çiçeklerde ölür mü?’’ diye sorarken kendime, ebediyen unutamayacağım bir gerçeği öğrendim. Gözümü dünyanın bu çirkin ve anlamsızlığına açtığım her gün kendime hatırlatacağım bir gerçek; ‘’Çiçekler değil, beyaz güller bile ölüyormuş.’’