..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: aybattı1111
Eser Sıra Numarası: 180216eser02



                                                                BORÇ

     “Sonsuzluktan gelip, sonsuzluğa gidiyoruz. Yaşadığımız her gün, aldığımız her nefes, saatin her saniyedeki tik takı, dakikada ve saatte... Zamanla birlikte, biz de akıp gidiyoruz. Belki bilinmeyenden, bilinmeyene doğru... Doğuyoruz, yaşıyoruz, yaşlanıyoruz ve ölüyoruz. Bu, kendimizi bir anda içerisinde bulduğumuz zaman dilimi; yani gözümüzü bilinmezden ilk açışımızdan tekrar bilinmeze kapatışımıza kadar geçen süre, ki buna “yaşam” demişiz, bize bahşedilmiş küçük bir şans mı yalnızca? Bu soruları aklımdan bir türlü atamıyorum. Ben bu şansı hak edecek ne yaptım, ya da hak etmiş olmak için ne yapacağım? Hayır bir şans değilse, ben bilinçli olarak doğmaya, büyümeye ve yaşlanmaya, ortalama yetmiş yıllık bir “hayatı” yaşamaya, ardından sessizce ölmeye gönderilmişsem, benim bir amacım olmalı. Beni bu ritüeller ve tekrarlar zincirine kasıtlı olarak gönderen “iradenin” benden bir isteği olmalı. Peki o istek ne? Yaşamamın bir amacı varsa, nedir; bir amacı yoksa, yaşamanın gerekçesi nedir?”

     Genç yaşımda, kafamı kurcalayan bu sorularla kafanızı ütülemek istediğimi söyleyemem. Ama bu soruları ve daha birçoğunu bireyin kendisine sormamasına yaşının bir bahane olduğunu düşünmüyorum. Soru sormanın yaşı yoktur, hatta özellikle yaşı yoktur diyorum çünkü asıl sorgulayan, toplum tarafından ve çeşitli kalıplarla baskılanana kadar çocuklar, bebekler değil midir? Elledikleri her nesneye, yapılan her işe, çıkarılan her sese “Bu ne?” diye yaklaşan, ondan istenen her şeye “Neden?” gözüyle bakan çocuklar... Ah, “neden”. Daha güzel bir kelime var mıdır Türkçemizde, “neden”den? Bu kutsal cümleyi en yaygın kullananlar olan çocuklarımızı tebrik etmeliyiz bana kalırsa. Birey nezdinde, “var olduğunu” kabul ettirmenin ilk koşulu olan sorgulamayı, henüz onları hukukî olarak birey kabul etmediğimiz yaşta bizden çok, çok daha iyi gerçekleştiriyor oluşları, onları tebrik etmek için gayet geçerli bir neden değil midir? Bizden derken, biz gençleri kastettim özellikle. Birkaç sene geçmişime indiğimde, sorgulamanın, soru sorabilmenin hayatımdan nasıl parça parça siliniyor olduğuna kendi adıma üzülerek, hem de çok üzülerek şahit oluyorum. Geçmişe dair bir anımı hatırladığımda “Cesarete bak, nasıl sorabilmişim ben bunu?” diye yaklaşmak bana tarifsiz acılar veriyor. Bu konuda, yalnız olmadığımı ise öncelikle yakın çevremden, ardından yaptığım gözlemlerden biliyorum. 

Soru sormuyoruz. Sorun bizde mi? Bilmiyorum, sanmıyorum, hatta hayır. Fakat yazımın konusu bu değil, bu yazıyı kaleme alırken bütün hükümlerimden kurtulup, tamamiyle yapıcı bir tavır takınacağıma dair kendime söz verdim. Emin olun “Sorgulamıyoruz çünkü toplum izin vermiyor”, “Sorgulamıyoruz çünkü sistem izin vermiyor.” gibi kalıp yargılarla bu konuyu bir sonuca bağlamak çok, çok daha kolay. Fakat getireceği sonuç, bir çözüm mü gerçekten? Hayır. Çünkü on sekiz yıllık kimine göre kısa, kimine göre uzun hayatımda edindiğim tecrübelere göre, yargılar temelsiz olduğu ve yapıcılıkla ilgisi olmadığı müddetçe, sahneye fırlatılan yumurtalardan, domateslerden farkı kalmıyor. Sahneye domates fırlatmak demek, yalnızca kötü olduğu düşünülen gösteriyi aşağılamak demek değildir. Aynı zamanda, gösteriden sonra sahneyi temizleyecek görevlileri üzmek, onlara iş çıkarmaktır. Ben sahneye yumurta atmayacağım. Gösteriyi izleyip, gösteriden sonra kulise gidip yönetmen ile beğendiğim beğenmediğim bütün yönlerini teker teker konuşacağım gösterinin. O da beni isterse dinleyecek isterse dinlemeyecek. Fakat eminim ki, yumurta, domates fırlatmaktan daha iz bırakıcı olacağım.

“Sorgulamıyoruz.” diye ağır ve ciddi bir yargıda bulundum. Temellendireyim: Biz kimiz; gençler. Sorgulama eyleminden neden uzağız? Bunun elbette tek bir nedeni olduğunu ve o neden üzerinden yürünmesi gerektiğini söylemek yanlış olur, yıllar yılı bir dallanmanın eseridir bu, ucu belki bizden, milenyum kuşağından bir kuşak geriye bile dayanabilir. Bu yargıyı, yine topu sisteme ve topluma atarak temellendirmek de mümkün. Aslında hepsi doğru. Fakat, işi yapıcı bir noktaya taşıyabilmek adına bir başka pencere açmaya çalışacağım elimden geldiğince. Sorgulamıyoruz, çünkü sorgulamaya ihtiyaç duymuyoruz. Kendimden örnek vereyim, ilkokulda elektronik sözlük modası vardı. Öğretmenlerimiz bunu kullanmamızı istemiyor, biz ise çocuk aklıyla inadına kullanmak istiyorduk. Zamanında, elektronik sözlüğü inat için kullanmak isteyen ben, bugün nasıl oldu da sormanın, sorgulamanın değerini bu denli anlar oldum? Cevabı çok basit: Okuyarak. Okumanın bireyi ne kadar geliştirebileceğini, ufkunu ne denli açabileceğini, “Bak ben bunu da bilmiyormuşum.”  dedirteceğini ve bunu dedirtirken mutlu edeceğini okudukça daha çok keşfediyorum. Okumak çünkü bilinçtir, bilinç sorgulamaktır ve Sokrates’in dediği gibi, “Sorgulanmayan hayat, yaşanmaya değmez.”. “Biz okumuyoruz.” derken genelleme yaptığım düşünülebilir. Fakat ben okuyor olsam da arkadaşlarım okuyor olsa da bütün gençler okumadığı sürece “Biz okuyoruz, biz sorguluyoruz.” diyemeyeceğimi biliyorum. Sorgulamaya ihtiyaç duymuyoruz dedim, çünkü küreselleşen dünya, coğrafyacıların ve ekonomistlerin sık tabir ettiği üzere “küresel köy” olduğundan beri, bilgi ve iletişim gibi olgular bizim için saniyelerden hatta saliselerden ibaret. İstediğimiz her bilgiye (doğruluk veya yanlışlık filtresinden geçmeden) saniyede ulaşabiliyor oluşumuz, birçok şeyin olduğu gibi “bilgi”nin de değerini azaltıyor insanoğlu ve özellikle de gençler nezdinde. Biz de bildiğimizi düşünüyoruz ve bundan dolayı sorgulamıyoruz. Oysa, şimdi bahsedeceğim örnek ve bunun gibi daha niceleri üzerine düşünebilmek için, internetin hızından ziyade, kitapların kudretine güvenmeliyiz.

Başta ele aldığım soruları tekrar masaya yatıralım. Bunlar, gerçekten benim “genç yaşımda kendi kendime cevap aradığım sorular”. Bu sorular üzerine her genç arkadaşımın, hatta her büyüğümün kafa yormuş olmasını dilerdim. “Neden varız, amacımız var mı, varsa ne; yoksa yaşamamızın gerekçesi ne?” Neden bunları sormalıyız, kısacık bahsedeyim. Bir sabah uyandınız. Bir fabrikada, genişçe bir üretim sahasında, üretim bandının başında, her türlü alet edevatınızla birlikte duruyorsunuz. Etrafınızda sizler gibi yüzlerce kişi daha var. Aynı giyinmiş, aynı işi bekliyorlar. Daha “N’oluyor?” diye soramadan siz, ağır bir gürültüyle bant çalışmaya başlıyor ve banttan size doğru koliler akıyor. Etrafınızdaki herkes bunu yıllardır yapıyormuş gibi kolileri topluyor fakat siz sudan çıkmış bir balığa dönmüşsünüz, ne yapacağınızı sormuyorsunuz. Hemen yetkili birini bulup, bir yanlış anlaşılma olduğunu, burada olmamanız gerektiğini söylemek istiyorsunuz fakat kimse sizinle iletişime geçmiyor. Sizinle çalışanlar dahi sorularınıza cevap vermiyor. Soruyorsunuz, cevap alamıyorsunuz. Daha sonra fabrikada yankı yapacak kadar sert bir ses tonuyla, haykırıyorsunuz sorularınızı “Neredeyim ben? Ne yapıyorum burada? Neden buradayım?”. Açıklayıcı olduğunu ümit ediyorum. Bu soruları sormak için, fabrika işçisi alegorisini yaşamayı beklemek anlamsız. Soru sormanın yeri, zamanı ve yaşı yoktur demiştim. Evet, nasıl fabrikada kimse bizi dinlemese dahi haykırabiliyorsak sorularımızı, yine haykırabilmeliyiz yaşamımızda da. Soru sormak ve cevap beklemek bireysel hakkımız ve en doğal haklarımızdan. Tıpkı konuşmayı yeni öğrenen bir çocuğun soruları kadar doğal. O, tüm “neden?”ler kadar doğal. Ben ise, kafamdaki bütün bu soruları okuduğum yazarlara borçluyum. “İnsan dünyaya fırlatılmış, özgür olmaya mahkumdur” diyen Sartre’a, bizleri Sisifos’a benzeten, “İnsan, geri düşeceğini bile bile bir taşı dağın tepesine taşımakla yükümlü bir cezalıdır.” diyen Camus’ya ve daha nicelerine borçluyum. Bu insanların bende açtığı ufuklara çok şey borçluyum, bu borcu da başka gençlere ufuk olarak ancak kapatabileceğimi de biliyorum. O yüzden çalışıyorum, o yüzden her gün daha çok okuyorum, daha çok araştırıyorum ve daha çok sorguluyorum. Daha çok “Neden?” diyorum. Çünkü çevremizde, dünyamızda, evrenimizde sorgulanacak o kadar çok şey, sorulacak o kadar çok “neden” var ki, bunu görecek ufuk ne Sokrates’lerde yeterince belirebilmiştir ne Hegel’lerde, ne Sartre’larda ne de bizlere de. Fakat üst üste koya koya, çağların birikimini bizlere miras, bizden sonrakiler emanet kabul ederek insanoğlunun ufkunu genişletmeye devam edeceğiz. Biz gençler olarak bu hem bizden öncekilere hem de bizden sonrakilere borcumuzdur.