..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: angelir2005
Eser Sıra Numarası: 171205eser01




                                                              MUTLULUĞUN KRONOMETRESİ

   Dünya’nın daha hızlı dönmeye başladığını hissettiğiniz anlar oluyor mu?
  
   Benim oluyor. Hayat karşısında kendi destanımı yazdığım her gün böyle hissediyorum ben. Geldiğim yerden buraya yolculuğum 212 ay, 155 saat sürdü, kendimi bir yarışın içinde bulmam ise beş yıl elli altı ay.  Bir filmde izlemiştim adam gerçekten mutlu olduğu zamanlarda kolundaki saatin kronometresine basıyordu. Peki ya ben? Bugüne kadar mutlu hissettiğim anlarda ne yapmıştım?
Yaşadıklarım, yaptıklarım hep bir şeylerin kopyası gibi geliyordu son günlerde.
Kendimi Edison’un başarısını taçlandırmak için köle misali çalışan Tesla gibi hissediyordum. Yüzlerce maskeyle çevrilmişti etrafım. Hepsi ilk bakışta kusursuz görünüyordu. Belki de bu maskeleri ben yaratmıştım kendi kafamda, bir gün hepsinin vitrinleri süsleyeceğine inanarak.

   Bunları düşündüğüm o günlerde beynim yanlış çalışan bir makineydi sanki. İçine neyi atsam, eviriyor çeviriyor en olmayacak şekilde çıkıyordu makineden fikirlerim. Konuşmanın, iletişim kurmak sanılmasına itirazım vardı. 140 karakterde savrulan önyargılar, düşüncelerimi ipotek altına alıyordu.

Kalbim yoktu.
Ruhum yok.
Gülmüyor, ağlamıyordum.
Tepkim bile tepkisizdi.
“Fazla kurcalama” diyordu birileri
Ama ben olumsuzu olumlu, devriği kurallı yapmaya bayılıyordum.
Bilmiyorlardı.

   O gün uzun zaman sonra ilk kez hayatımda bir değişiklik olacağını hissettim. Sabahattin Ali’nin “Bir Siyah Fanila İçin” adlı öyküsünde okumuştum, bir kutu fanila içinden yanlışlıkla siyah fanilayı giyen adam, aynaya geçtiğinde gördüğü manzara karşısında değiştiğini hissediyordu. Ben de öyleydim. Artık, eski benliğimle yeni benliğim arasındaki ayırıcı çizgiyi elimde tutacaktım.
Kendimi bir Uroboros misali yeniden anlatmayı kafaya koymuştum. Peki, nasıl anlatmalıydım?
Müzikle mi anlatmalıydım, resimle mi?

Bataklıları sürünerek geçmeye çalışan bir timsal misali belgeselle mi?
Anlatacaklarım sinemaya mı, yoksa tiyatro sahnesine mi uyarlanmalıydı?
Bunu düşünürken uzun süre beynimin çekmecelerini karıştırdım.
O an sanki birisi hiç beklemediğim anda yumruk atmıştı fikrime. Yahut bu yumruğun geleceğini hissetmiştim uzun zaman önce. 

Tüm bunları bilinç akışımda harmanlarken daha önce hiç duymadığım bir ses işittim:
“Tık tık tık”
İşte Tevfik Fikret gelmişti.
“Ding dang dong”
Derken Nazım Hikmet de yerini aldı.
“Gümm gümmm gümmm!”

   Bu sonuncusu öyle güçlü bir sesti ki hepsinin bileşimi gibiydi. Artık kapıya kendim bakmaya karar vermiştim. Çekidüzen verip üstüme kapıya doğru ağır adımlarla yürüdüm ve kolu indirdim var gücümle.

Gelen Attila İlhan’dı. Kuruldu başköşeye. Altın zincirin son halkası da eklenmişti böylece. Bu sesler içimdeki sevdayı çoğullaştırdı, o güne kadar anlatılacak hiçbir şeyin kalmadığını sandığım kelime hanesi düşük bu dünyada belki de kendimi anlatmanın en iyi yolu o kelimeler arasındaki ruh birliğini aramaktı.

   Bir yerde okumuştum. Zweig, “Daracık hayatları olanlar, kapılarının önüne gelen her yeni karşısında meraka kapılırlar.” diyordu. Ben de öyleydim ama bundan hiç de mutsuz değildim, çünkü daracık ufkumu genişletmek benim elimdeydi. “Beni Güzel Anlat” dedim kendime. Tek şansın var. Kendini gölgene bile tanıtmalısın. Başkasına ait bir hayatın gölgesinde dinlenemezsin çünkü.  O an, Kazdağları’nın göklerine uzandım ve bir yıldız koparıp, aklımdan geçen her şeyi, “Başkaları ne der?” diye düşünmeden yazmaya başladım. Çünkü Dante’nin dediği gibi, “Bu cehennemde birbirine yardım etmeyen insanlar için özel bir yer vardı.” ve hep var olacaktı. Kaldırıp bütün duvarları, özgürlüğe yürümeye başladım. Hiçbir şey ve hiç kimse göründüğü gibi değildi. Ama biliyordum, eğer özgür olursam Hindistan’da açan bir çiçeğe dokunabilirdim, Afrika’da yeni doğmuş bir bebeğin yaralarını iyileştirebilir, bugüne kadar ürktüğüm sokak köpeklerini ellerimle besleyebilirdim. Güçlü olanın hep haklı olmadığını ispatlayabilir, çaresizlik içinde kıvranan bir anneye yol gösterebilir, gençlerin iyi eğitim gören papağanlara ve moda fotoğraflarına benzemesini engelleyebilirdim.

   Özgür olmak tek başına yeterli değildi. Özgürlüğü ve özgünlüğü aynı potada eritmem gerekiyordu. Özgünlüğü rozet gibi taşımam gerekiyordu yakamda yani.  Nasıl mı? Bunun yanıtını düşündüm pek çok zaman. Bulduğumda öksürüklü aksırıklı ağır aksak günler birbirini izliyordu.  Böyle günlerde yapılacak tek bir şey vardı:

Çocuğuna “sen hepsinden daha başarılısın”  diyen ebeveynlere, “bütün sınıf aptal da bir sen mi akıllısın” diyen öğretmenlere, “seni herkesten çok seviyorum” diyen sevgililere, “bu model sana çok yakıştı” diyen kuaförlere “annemizin evlenmeden önceki soyadı”nı soran bankacılara, “her şey senin iyiliğin için” diyen dostlara Attila İlhan’ın özgünlüğü ile yanıt vermek.

“cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü”

   Derken, Hasan Ali Toptaş’ın sözleri geldi aklıma:

“Yazıda bulduklarım, hayatta da olsun isterim ama bunun mümkün olmadığını bilirim. Tam tersine hayatta bulamadıklarımı yazıda ararım. Gerisi bin kuyruklu bir yalan benim için.”
Anladım ki yazmak var oldukça sarıp sarmalayacaktı geniş ufku, düz ovayı, yüksek tepeyi, dar dimağları. 

Ertesi gün herkesten önce kalkıp doğruca sesimi bulduğum o kapıya koştum. İğne deliğinden sözü geçiren büyük yolların haydudu karşımdaydı.
“sımsıcak bir merhaba diyecektim” ki bulutların arasından güneş kendini göstermişti bile.
Hayatı bir cümleyle anlatabilir misin? diye sordu bana.
“İnsanın özgürlüğü kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir ve insan olmanın şartı da budur bence: Kendine yakıştırdığın şekilde yaşamak.” dedim.
“Dudakları arasında iğneler tutan bir terzi suskunluğunu prova edercesine” hiçbir şey söylemedi sadece gülümsedi. 

   Bense o günden sonra kendimi baştan var kılmanın gücüyle sımsıkı tutundum kalemime.
Sürekli değişen bu dünya için birilerinin istedikleri doğrultusunda ezberlenmiş sözleri sarf eden insan değil hayal gücü yetiştirmekti önemli olan. 

Uzun zaman önce askıda unuttuğum pelerinimi tekrar giydim sırtıma.
M’ler, A’lar, T’ler, K’lar sanki ele ele tutuşmuş uçuşuyordu sevinçle.
Omuzlarımdaki yük daha görkemliydi şimdi, korkunun krallığı ise çoktan yıkılmıştı.
Artık biliyordum hayat faniydi ama yazar hep baki. 

Bir filmde izlemiştim adam mutlu olduğu zamanlarda kolundaki saatin kronometresine basıyordu.
İnsanların özellikle genç kızların içine kapandığı bu dünyada özgün bir zihniyete sahip olmuş, bir klişeyi alt etmiştim:
 Laleler laledir ama isterlerse güllere dönüşebilirler.”
Mutluluğun kronometresine bastım, düşün kapım yeniden çalıyordu.