..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: alice0816
Eser Sıra Numarası: 180217eser28



                                                          HUZURSUZLUK

       Ne zaman çok sıkılsam, sıkışsam kütüphaneye giderim. Okuldan, evden, havadan, insanlardan, oturmaktan ve yatmaktan bazense var olmaktan. Bugün kütüphanenin kapısını açarken bütün huzursuzluğumun kaynağının sonuncusu olduğundan emin oluyorum. Hangi işi yaparken bu huzursuzluk içime bir mürekkep damlatsa ve o yayılmaya başlasa sıkılıyorum. Sonra bir kitap açıyorum, rastgele. Oradaki insanların ve düşüncelerin huzursuzluğuna karışırken benim içindeki huzursuzluk lekesi geri geleceğini fısıldayarak yavaşça kayboluyor. İçimdeki lekenin daha fazla büyümesine izin vermeden çocuklar için ayrılmış apayrı bir bölüme giriyorum, sanki gençliğimi ve sorunlarımı yok edip beni sekiz yaşıma götürebilecekmiş gibi. Sekiz yaşındayken şu anki yaşımı, on altı yaşımı hayal ettiğimde kendimi çok önemli işler başarırken görürdüm. O zaman bunu yapacağımdan emin bir şekilde ve daha çok zamanımın olması rahatlığıyla mutlu olurdum. Şimdi ise o küçük kız çocuğunu hayal kırıklığına uğrattığım için sadece üzgünüm, önemli tek bir iş yapmıyorum. Mesela şimdi rafların arasından rastgele bir kitap seçmek gibi bir işim var. Gözlerimi kapatıyorum elimi kitaplarda gezdirip birine tutunuyorum. Alice Harikalar Diyarında! Harika, bugünkü kahramanımın pek huzursuzluğu yok anlaşılan ama umarım içinde bir yerlerde en azından benimkini yok edecek-daha çok uzaklaştıracak- kadar huzursuzluk bulabilirim. 

    Tam küçük mavi bir sandalyeye oturup kitaba başlayacaktım ki kitap elimden kurtulup koşmaya başlıyor, başladı. Peşinden ben de yakalamaya başlıyorum, başladım. Rafların arasından bir sağa bir sola. Elimi uzatsam yakalayacak kadar yakın, elimi uzatınca kilometrelerce uzak. İngiliz edebiyatı bölümündeyim, önüme devasa bir kitap düşüyor, olamaz.-Bayım, kitabımı yakalamam gerek lütfen yolumdan çekilir misiniz? –Bu imkansız! Buradaki tüm yollar bizimdir ve senin yolunda durabilecek tek kişi sensin. -Pekala o zaman lütfen yolunuzdan çekilebilir misiniz? – Sen! Sen kimsin? –Şey, adım Sena. – Bu yeterli bir cevap değil Sena. – Tam olarak anlayamadım. – Sena’dan daha açıklayıcı bir cevabın yok mu? –Yok. –Olmalıydı… Yolundan çekildiğine şükürler olsun. Şimdi daha hızlı koşmalıyım, kitabımı yakalamalıyım, huzursuzluğumu yok etmeliyim- daha çok uzaklaştırmalıyım. Felsefe bölümü, bir yol ayrımı. –Bayım, lütfen söyler misiniz buradan ne tarafa doğru giymeliyim? –Bu daha çok nereye varmak istediğine bağlı. –Neresi olursa olsun! –Öyleyse ne tarafa doğru gideceğinin bir önemi yok. – Kitabımı yakalayayım da gerisi önemli değil! – Kesin yakalarsın, tabii yeterince koşarsan. Sağ tarafı seçiyorum, huzursuzluğumun büyüdüğünü hissediyorum, koşuyorum.  Tarih bölümü, görünürlerde kitabım yok ama – Bayım, lütfen söyler misiniz buralarda koşarak giden bir kitap gördünüz mü? –Bir kuzgun neden bir yazı masasına benzer? –Bu gerçekten harika bir soru ama zamanım çok az (huzursuzluğumu düşünüyorum gerçekten çok az), kitabı gördünüz mü? – Sen zamanı tanıyor musun ki? Bence tanımıyorsun, tanısan hiç de böyle konuşmazdın! Bir tarih kitabına zaman hakkında fikirlerini sormak harika olurdu ama hiç zamanım yok, koşuyorum. Çocuk kitaplarına geri mi döndüm? Bu kadar küçük bir kütüphanede ne bekliyordum ki. Kitaplar kendini hummalı hummalı renklere boyuyorlar, çocuklar kızmasın diye herhalde. –Merhabalar lütfen söyler misiniz, burada koşan bir kitap gördünüz mü? –Adı ne? – Alice Harikalar Diyarında ve buna verecek daha açıklayıcı bir cevabım yok. –Bu yeterli bir cevap ve demek hırsız sendin! Olamaz bir bu eksikti. Huzursuzluk bir leke olmaktan çıktı her yerimi kaplıyor, neredeyse beni eline geçirecek. –Ben hırsız falan değilim, sadece kitabımı arıyorum. Huzursuzluk beni ele geçiriyor. Son duyduğum sesler –Kitap senin olsaydı, şu an sende olurdu. O kitap prensesin! O kitap prensesin!

Gözlerimi aralıyorum, karşımda bir kız çocuğu.-O kitap benim, kitabımı bana ver! Ağlıyor, babası onu çekmeye çalışıyor. Gülümsüyorum, özür dileyerek kitabı prensese veriyorum ve çocuklar için olan bölümü çocuklara bırakarak uzaklaşıyorum. Bugün kütüphanenin kapısını kapatırken var olmaktan mutlu oluyorum.

Ben prensesken aynalara bakmaya bayılırdım. Sabah kalkışımı yan tarafımdaki büyük aynadan görerek güne başlar ve günümün yemek harici çoğu zamanını böyle geçirirdim. Oyuncaklarımla bile aynanın karşısında oynardım. Sanırım bu durum giderek can sıkıcı olmaya başladı ve bir gün büyükannem bana gelip bir hikaye anlattı. Aynaya çok bakan bir kız hakkında. O kadar çok bakıyormuş ki sonunda içine düşmüş, itfaiyeler polisler hiç kimse onu oradan kurtaramamış. Ailesi perişan olmuş, kimse ailesini böyle üzmek istemezmiş değil mi? Gözlerimi kapattığım zaman o zamanki hissettiğim duyguları anımsayabiliyorum. Büyük şaşkınlık, büyük korku. O günden sonra sol tarafımdan kalkmaya başladım, aynanın olmadığı taraftan. Daha sonra okulda aynalar hakkında çok fazla şey öğrendim. Düz ayna, seni olduğun gibi gösterir; tümsek ayna, seni daha küçük; çukur ayna, büyük ve ters. Son zamanlarda gerçek ayna modası başladı bir de, seni tam olarak insanların gördüğü gibi gösterecek bir düzenek. Sonuç olarak bütün bunların hiçbiri ayağın kayıp içine düşeceğin türden değildir. Bugünse ihtiyacım olan tek şeyin bir aynanın içine girmek olduğunu anlıyorum.

    Bu kısmı kütüphaneye gidişimden bir ay sonra yazıyorum. Huzursuzluk gitti. Sonsuza kadar mı bunu bilemiyorum ama eğer gelirse onu nasıl kucaklamam gerektiğini biliyorum. Ona bir leke olarak bakmamam gerekirdi, kitapları dinlediğim kadar onu dinlemem gerekirdi. Kitapları dinlemek için gerçekten iyi bir kulağa sahip olmak gerekir, insanın kendisini dinlemesi için de öyle. Bir aydır her gün sekiz yaşındaki kendimin hayal ettiğinden de iyi bir iş başarıyorum. Aynaya giriyorum. İçerisi korkunç bir yer değil. Yollar, bahçeler kaleler, şatolar, apartmanlar… Henüz bunları görebildim ve daha görecek çok şeyin olduğunu biliyorum ta ki son nefesimi veresiye kadar. Evet, bazen hava çok yağmurlu oluyor ama şemsiye açmayı öğrendim. Bazen çok soğuk oluyor, kar yağıyor ama kardan adam yapmayı öğrendim, öğreniyorum. İçeri girdiğimde anladım ki, bu yaşta bir gencin kim olduğunu bilmese bile hangi yöne gittiğini bilebilmesi gerekir. Ve her gün yatmadan aynadan çıktıktan sonra o aynayı öpmeyi unutmuyorum, gözlerimden.