..




Genç yaşınızda aklınıza takılan, kendi kendinize cevap aradığınız özgün soruyu ya da soruları nedenleriyle birlikte yazınız.


Yazar Rumuzu: acar1624
Eser Sıra Numarası: 180217eser08



                                                            BARIŞ GÜVERCİNİ

     Sorsalar bana ne olmak isterdin diye? Düşünerek hiç vakit kaybetmezdim. Kısacık fani hayatımda bir güvercin olabilmeyi dilerdim. Ama ömrümün öyle 10 yıl civarı olmasını da istemem. Bir çınarın kökleri gibi olmalı insanlar üzerindeki derinliğim. Asırlarca gözlem yapmalı, anlamalıyım savaş neden var. 10 yıl yeter mi  insanlığın bin yıllardır kavrayamadığını kavramama? İnsanlar çok mu seviyorlar birbirlerini bir hiç uğruna katletmeyi? Bir olan dünyanın topraklarına sınır çizmelerinin ne manası var? Bir sonraki savaşa kadar sen o tarafta, ben bu tarafta varlığımızı sürdüreceğiz diye bir anlaşma yapmanın taşıdığı anlam ne olabilir? Sınırlar kalkmalı, tek bir vücut olmalı insanlar. En büyük düşmanlarımız mikroplar ve virüsler olmalı. 

Beni düşman bellemiş kimseler gelip beni öldürünce yer gök onlara mı hizmet edecek? Dünya büyük bir değişime mi uğrayacak? Öldükten sonrasının ölene ne faydası var ki canlarını vermeyi göze alıyorlar? Kim için canını veriyorsun? Kaç tane canın var? Kimse canını vermeyi kabul etmese, savaş mı kalırdı? Yanlış anlaşılmasın ama eğer insan denilen varlıkta kibir olmasaydı da kibrin yerine empati ağır bassaydı, ne komutan askerine öl emri verirdi ne de savaş yapmaya sebep kalırdı. Şuan anlayamıyorum lakin özgürce uçma şansım olsaydı anlardım belki bir gün. Sebepsizce bulutlara bir heykeltıraş edasıyla şekil verirken kanatlarım yorulurdu da, inmek zorunda kalırdım kara toprağa. Dertleşirdim toprakla, duyabilme şansını elde ederdim meramını. Kuşlar konuşabiliyordur belki toprakla. Konuşamıyorsa da denerdim bir güncük. O da bıktı sanırım halinden. Karşı çıkmadan her birimizi kabul etmiyor mu toprak? Her gün insan kanı kendisine ağır geliyor olabilir. Karşı çıkıyordur belki de.  Ağlıyor ağlıyor, duyuramıyordur sesini. 

Çok zengin olacağım diye çocuğun önündeki ekmek kırıntısını bile kuruş görüp sömürürken akletmiyor mu insanlar? “Bu gariban çocuğu ilim erbabı olarak yetiştireyim. Belki ilerde başıma bir dert gelirse ona giderim. Önce bana sonrasında insanlığa faydası dokunabilir. Ona yardım etmeliyim. Peki ben ne yapıyorum? Ona tanıdığım tek hakkın açlığa meydan okumak olduğunu görmezden geliyorum.”. Beyin işte, uyuşması için alkole ihtiyacı yok. Para gösterildi mi kaybediyor irade denen kuvveti. İradesini paraya kaptırmış insanlar ne bilecek gözyaşı neden var. Gözyaşı, ciğeri yanan anaların savaşan evlatlarının ölümü için mi? Bence gözyaşı, bir annenin evladını doğurduktan sonra kucağına aldığında gözlerinden döktüğü damlalardır. Savaş nedeniyle ıslanan tülbentler ise insanlığa bir barış çağrısı, aynı zamanda da bir lanet okumadır. Bir ana nasıl katlanır bu acıya. Bir “Ah!” demesi yeterlidir ortalığı inletmeye. Ama asla yerde kalmaz o ah deyişi. Hiç bu iki gözyaşı bir arada tutulabilir mi? Biri ilahi aşka giden ırmaklardan gelen damlalar, diğeri ise saydamlaşmış kan. Kan ağlıyorlar desek yanlış etmiş olur muyuz?

Bir gün, karahindiba yaprağı gibi hafiflediğimi hissettim. Yerle gök arasında bir fark kalmamıştı sanki. Bir yerdeyim, bir gökte. Ucu bucağı olmayan bir sisin arasına dalmışım. Daha önce hiç böylesine geniş, böylesine uzun bir sis görmemiştim. Kollarım bu kocaman sisi yelpaze gibi savuruyordu. Savurdukça hızlanıyor ve beyazların arasında kendime hareket edecek bir boşluk yaratıyordum. Her şey yolunda mıydı? Nasıl uçabiliyordum? Bu güzel kanatlara nasıl sahip olmuştum? Ne önemi vardı böyle soruların? İstediklerime kavuşmuştum. Artık rotam savaş mağduru anaların feryatlarıyla inleyen şehirler olmuştu. Bir an bile kaçırmamalıydım. Yoksa kaçırdığım her an için başka bir anımı feda etmeliydim. Yükseldikçe bulutlara sis demeye devam ettim. Bir kuş için bulut diye bir şey yok galiba. Onların yerleri gökmüş. Gökleri ise yıldızlar. Bulutlarsa kuşların yeryüzünde dolanan kocaman sisler. İşte bu sisleri yara yara giderken yavaşladım ve alçalarak bir dala kondum. Çok yorulmuştum ve uyumalıydım.

Bu gürültüde neydi. Kulaklarıma torpil yerleştirdiler sandım ve yataktan fırladım. Tavandan toprağa benzeyen parçalar düşüyordu. Korkuyordum. Kararmış yastığıma döndüm ve o an ellerimde bir değişiklik fark ettim. Neden bu kadar küçüktüler ve kanatlarıma ne olmuştu? Dün gece kuş olmamış mıydım ben? Eğer hiç kuş olmadıysam bu eve nasıl geldim? Peki konduğum dala ne oldu? Kimim şuan? Hiç bir şey bilmiyordum. Ama elime çok büyük bir fırsat geçmişti. Belki burada savaş niye var öğrenebilirdim.

İçerden bir kadın sesi duydum. Bedenine misafir olduğum çocuğun annesi olmalıydı. Kim olduğunun pekte bir önemi yoktu şuan. Açlıkta inanılmaz bir dereceye ulaşmıştım ki taş bile yiyebilirdim. Annemin, mutfağa gel dediği minicik köşeye ilerledim. Mutfak değildi burası. Sadece oturma odasında, giriş kapısının 3 adım sağındaki köşeye kurulmuş bir soba ve kırık bir tezgahtı. Ev iki odalıydı ve normalde sekiz kişi yaşıyordu. Babamız eve aylardır gelmemiş o yüzden yedi kişiydik. Annem bana sobanın üstünden aldığı yarısı sütle dolu çelik kaseyi uzattı. Kardeşlerimin arasında en küçük bendim. O nedenle en çok sütü bana verdiler. Sütü afiyetle içiyordum ki, etrafımdakilerin buruk yüzlerindeki acıyı hissettim. Kaseyi bitiremeden “Ben içmiyorum.” dedim. Bu durumda nasıl içebilirdim ki? Pencereden dışarı bakmak istedim. Ama pencereler kalın koyu renkli kumaşlarla kaplanmıştı. Nasıl yani, gökyüzüne bakmıyorlar mıydı? Gökyüzü özgürlük demek değil mi? Sonra kararlı bir şekilde dışarıyı görebileceğim bir delik aradım. Kumaşı aralarsam dışarıyı görebilirdim. Öyle de yaptım fakat altından başka bir kumaş çıktı. Onu da araladım ve sonunda dışarıya bakmayı başardım. Etraf bir toz bulutuyla kaplıydı. Üstüne üstlük bir de sert bir rüzgar esiyordu. Arada cam olmasa kesinlikle bu kargaşada gözlerim kör olurdu.

Dışardan gelen sesler bitme noktasındaydı. Sanki kıyamet kopmuştu ve herkes ikinci surun üflenmesini bekliyordu. Annem evin kapısını ilk kez açtı ve bana “Hadi gel, gitmemiz lazım.” dedi. Ateşkes mi vardı? Bütün silah sesleri durmuştu. Herkes kendisini çok güvende hissediyor gibiydi. Nasıl olur da rahatça yürüyebilirdik yıkıntı evler arasında? Savaşta değil miydik biz? O arada annemin yaradana sunduğu şükürleri ve duaları duydum. Şükür ki evimiz hala sağlamdı. Hayatımızın bir garantisi yoktu. Her an ateşkes bozulabilirdi. Birbirlerini öldürmeyi kabul etmiş iki taraf veya taraflar, anlaşmalara nasıl sadık kalabilirler ki? 

Bunlarda nasıl görüntüler böyle. Haber kanalında yayınlanan sansürlü görüntüler değildi karşımdakiler. Dehşet verici, korkunç bir manzara vardı karşımda. Onlarca hayal, onlarca geçmiş, onlarca gelecek ve sayısızca tasvirin beden bulmuş hali, boğazları hançerlenmiş bir şekilde önümde yatıyordu. Acımasız türdeşlerinin soktuğu acınacak bir vaziyetteydiler. Hayatımız ince bir ipliğe bağlıymış ve o ipliğin kopması an meselesiymiş. Midem bunları daha fazla kaldırmıyordu. Tekrar kuş olup buralardan uzaklaşmak istedim. En azından gözyaşlarımı, altı çocuğuna yaşatamadığı altı güzel hayatın azabını gözlerinde taşıyan annemden saklayabilirdim. Fakat gitmeden önce toprakla konuşmak istiyordum. O kabul ediyor muydu üzerinde yaşananları? Biliyor muydu sorularımın cevaplarını? Çok merak ediyordum. Ama toprak, ne insanlarla ne de kuşlarla konuşuyormuş. Belki de farklıdır dillerimiz ve öldüğümüzde bize kendi dilini öğretip öyle konuşacaktır.

Kendimi kocaman bir boşlukta gibi hissediyorum. Başımdan geçen bunca şeye rağmen hâlâ anlamıyorum “Savaş neden var?”. Bu soru bana kendimi güneş tutulmasına uğramış gibi hissettiriyor. Çünkü hiç bir cevap bulamıyorum. Tek ümidim toprak. O biliyordur bu soruya verilebilecek en doğru yanıtı. Ona kavuşsam bulur muyum dermanımı? Canımı sırf bu soru için verir miydim peki? Versem bir katilden farkım kalır mıydı? O zaman kendi savaşımın tek askeri kaybolurdu. Yakındığım mevzu da bu değil mi zaten?